Felsefe,  Öykü,  Psikoloji

Zindandaki Düşünceler

Ay ışığının soluk yüzü, yüzüme çarptıkça; düşünüyordum hâlâ. Kendimi, yaşadıklarımı, yaşayacaklarımı daha doğrusu yaşayamayacaklarımı. Hayatımın geri kalanını, ruhumla beraber buraya tıkan o şeyi düşünüyordum. Neydi o şey? El ve ayak bileklerime taktıkları paslı zincir, gün geçtikçe aklımda da yaralar açıyordu. Soğuk ve ıslak zeminde, yaşama son bir gayret tutunmaya çalışıyordum. Başlarda bu kadar zor gelmiyordu ama günler birbirine dolaştıkça, zaman kavramı da yok olmuştu benim için. Belki bir yıl belki on yıl geçmişti. Aslında bu çok umurumda değildi… ya da… umurumda mıydı?

Önümde boş bir duvar ve duvarda, binlerce insandan birer hatıra… Kimisi özlemini kazımış, kimisi korkusunu. İsimler… Duvarda çeşit çeşit isimler vardı. Yeni mi fark ediyordum yoksa daha önceden de orada mıydılar? Hatırlanmak istemiş olabilirlerdi. Kimisi en sonunda idam edildi kimisi ölümün onu kucaklamasını bekledi yıllarca. Benim sonum ne olacaktı? Bazen buraya neden geldiğimi hatırlamıyorum bile. Neydi o şey? Neydi beni burada yıllarca süründüren o hastalıklı durum? Bazen hatırlıyorum ve gülüyorum. Hayata, insanlara, suç zannettikleri eylemime, iki metre karelik yere ömrümü sığdırıp, taşıracak o şeye… Neydi o şey?

Buraya düşmeden önce sakin bir hayatım vardı. Küçük bir kasabada yaşıyordum ailemle. Aslında kasaba sisteminden çok farklıydı. Kendi düzenimiz, kendi yöneticimiz vardı. Kuralları, o yönetici ve cemiyeti belirler, biz ise uygulardık. Bu şekilde yıllarca huzur içinde yaşadık. Tabi ki her yerde olduğu gibi bizde de ufak aksaklıklar, kurallara uymayanlar oluyordu. Buna çözüm ise mahkeme kararıyla hapis veya idamdı. O zamanlar “İnsanlar kurallara neden uymaz?” diye düşünürdüm. Uymalıydılar ki huzur kasabamızda yer bulsun.

Neydi o Şey?

Ben, o zamanlar kasabamızdaki eğitim merkezinde okuyordum. Babam ise kasabamızın ortasında bulunan tapınağın görevlisiydi. Bende ek iş olarak onun yanında çalışıyor, hem tanrı Erhika’ya karşı kutsal görevimi yerine getiriyordum. Tanrı Erhika, bizden kendine her gün bir miktar sığır eti ve bolca şarap sunmamızı istiyordu. Şarabı, biz kulların içmesi kesinlikle yasaktı çünkü şarap tanrı içeceğiydi. Bunun içinde, kasabamızın yöneticisi ve cemiyeti, bir takvim oluşturmuştu. Bu takvimdeki günlerin her birine bir aile düşüyordu. Şükürler olsun ki yöneticimiz çok insaflıydı. Tanrı Erhika ile konuşup her güne bir ailenin düşmesini istemişti. Yoksa her gün tüm aileler verseydi bu erzakları, kasabadaki herkes çoktan açlıktan ölmüş olurdu. Şükürler olsun ki tanrı Erhika da bunu kabul etmişti. Yöneticimiz, bize bunu anlatırken göz yaşlarını tutamazdı. Etleri ve şarapları tapınağın içine koyup, tanrıya dua ederek oradan uzaklaşırdık. Bu bize iç huzur ve kasabamıza bereket verirdi. Sonrasında tanrı Erhika gelip onları yerdi. Yüzyıllarca bu şekilde işlemişti bu düzen. Ayrıca bir de kitap vardı. Tanrının, bize nasıl bir insan olmamız gerektiğini anlatan bir kitap… Bu kitap, yöneticide ve cemiyetinde bulunurdu. Haftanın belli günleri, herkesi bir araya toplayıp, bize o kitaptakileri anlatırlardı. Kural basitti. Tanrının istediklerini yaparsak, bize ölümden sonra evinin salonunu açacak; yapmazsak eğer, evinin altında bulunan mahzende sonsuz bir işkenceye tabi tutacaktı. Bizden istedikleri ise kitapta yazana birebir uymamızdı. Düşünmek ve sorgulamak şiddetle yasaklanmıştı. Yönetici ve cemiyetini eleştirenler, hainlikle ve kafirlikle suçlanarak, idama yahut sonsuz hapis cezasına çarptırılırdı. Evet, kural basitti. Onların dediğini yapıp, sonsuz huzuru bekleyecektik. Tanrıyı doyuracaktık ve o da bize sonsuz bereketini sunacaktı. Yoksa… Yoksa yöneticiyi ve cemiyetini mi doyuracaktık? Yoksa tanrı Erhika, bir sömürge sisteminin adı mıydı?

Neydi o şey?

   Tüm bu olanların farkına varmam, yirmili yaşlarımı bulmuştu. Bir sistemin ufak parçalarıydık. Ben, ailem, arkadaşlarım… Hepimiz uykudaydık. Bize anlattıkları bu şeyleri, doğduğumuz andan itibaren duyuyorduk. Bize seçme ve düşünme hakkı verilememişti. Belki binlerce yıllık bir düzendi bu. Babam, annem, dedem… Hepsi bu sistemin birer çarklarıydılar. Bu sistemin, fark etmeseler bile birer fedaileriydiler. Onlar, gelecek nesle aktarıyorlardı inançlarını. Bunu yapmaları gerektiğine yoksa tanrı tarafından cezalandırılacaklarına inanıyorlardı. O gün… İşte o gün bende kırılmıştı o çark. Her şeyi değiştiren o suçu işlediğimde…

Neydi o şey?

Susuzluk, dudaklarımda bir zehir gibi dolanıyordu. İki gün olmuş, ne yiyecek ne de bir damla su getirmişlerdi. Beynim, bir hülyanın çorak topraklarında at koşturuyordu. Mantık ise aylar önce bedenimi terk etmişti. Kendi sesimi duymayalı haftalar olmuştu. Konuşmak demek, enerji kaybetmek demekti. Hoş, kaybetsem ne olacaktı. Zaman kemiklerimi tırmalarken, ölüm karşımda bir gardiyan gibi bekliyordu. Bana fısıldıyordu. Bana “Neydi o şey?” diye sesleniyordu. Hayır… Bunu ben söylüyordum. İç sesim, dış sesime sesleniyordu.

Neydi o şey?

   Beni apar topar götürmüşlerdi, o suçu işlediğim zaman. Kafama pislikler atıyorlardı. “Yuh!” sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. Beni, şu an olduğum bu hücreye getirmişlerdi. Birkaç gün sonra mahkemeye çıkarılacağımı öğrenmiştim. Korkuyordum. Nasıl korkmam! Büyük bir suç işlemiştim. İçimden ağlamak geliyordu. Duvarları yumrukluyordum. Önce babam gelmişti yanıma. Yüzünde, hayatım boyunca hiç görmediğim bir ifade vardı. Kızgın… Tiksinti duyan… Tüm gücüyle bir tokat atmıştı. Ateş saçan gözlerini bana tutarak, “Kafir!” diye haykırmıştı. Arkasını dönmüş ama sakinleşmemişti.

“Bundan sonra senin gibi bir oğlum yok benim. Neyin eksikti? Eksik olan neydi? Tanrı bunun için sonsuz bir azap çektirecek sana. Kafir! Tiksiniyorum senden!” dedi ve bir tokat daha…

“Baba dinle beni lütfen. Sen severdin beni. Lütfen dinle. Nasıl göründüğünü biliyorum ama ben suçsuzum. Suçlu olan sistem. Suçlu olan…” dedim ve bir tokat daha…

   Birkaç gün geçmişti. Bedenimde darp izleri, ruhumda yalnızlık hissi… İki görevli, harap düşmüş halime aldırmadan, kolumdan sürükleyerek beni mahkeme salonuna götürmüşlerdi. Neredeyse tüm halk gelmişti. Hepsinin gözlerinden düşüncelerini okuyabiliyordum. Bu kolaydı çünkü hepsi tek bir yoruma sahiptiler. Tanrı biliyor ya, şeytan o gün o mahkemedeydi. Herkes çıldırmıştı. Halkın içinden birisi koşup üstüme atladı. “Hain!” nidalarıyla bana vuruyordu. Bekliyordum. Birinin ayırmasını, görevlilerin ayırmasını… Kulağımda, kahkahalar ve o adamın kininin sesi yankılanıyordu. Biraz sonra görevli, adamı nazikçe uyardı. Adam, öfkesini atmıştı. Geldiği yere doğru sevinçle yürüdü. Yüzümde, taze yaralarla etrafı izliyordum. Babam, annem, arkadaşlarım… Hiç birisi yoktu. Belli ki bana verdikleri değerler, utanca dönüşmüştü. Beni yok etmek isteyen bir kalabalıkla baş başa kalmıştım. Beni savunacak kimse yoktu. Yalnızlığımla yalnız kalmıştım. İçimde…

Neydi o şey?

Yağmur çiseliyordu. Eve giriş saatini kaçırmıştım. Akşam dokuzdan sonra sokağa çıkmak yasaktı. Normalde, tanrının buyruğuna asla karşı gelmezdim ama o gün işlerim pek yolunda gitmemişti. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eğer birsi beni dışarıda görürse, ceza verilecekti. Tapınağa yakındım ve bu saatte kimsecikler olmazdı orada. Bize anlatıldığı kadarıyla tabi…

Bir süre tapınağın arka kısmında beklemiştim. Bu arada tanrı beni yağmurla cezalandırıyordu. Bunun da farkındaydım. İçimden, tanrıya af dilemeye başladım. Birkaç saat geçmişti ama yağmur durmuyordu. O sırada tapınağın arka camının tam kapanmadığını hatırladım. Hızlıca camı açarak içeriye girdim. Tapınak çok büyük bir yerdi. Bu camsa ufak bir odaya açılıyordu. Bir süre burada beklemeye başladım. Aileme nasıl bir yalan söyleyeceğimi düşünüyordum. Bir mazeret uydurmalıydım yoksa ailem bunu asla kabul etmezdi. Saatler hızlıca akıp giderken, gülüşme sesleri duydum. Sessizce o odanın, tapınağın büyük salonuna açılan kapısını araladım. Ortada büyük bir masa vardı. Masanın üstündeki mumlar aydınlatıyordu orayı. Bu yüzden dışarıdan karanlık görünüyordu. O gün her şey değişmişti benim için. Tanrıya sunduklarımızı, yönetici ve cemiyeti yiyordu. Tanrıya ait olan şarabı içiyorlardı. Bu nasıl olabilirdi? Tanrının evinde kahkahalarla gülüp, eğleniyorlardı. Bu yaptıkları inancımıza hakaretti. Yönetici, tanrının elçisiydi. Bunu nasıl yapardı? Bize anlattıkları onlarca yaşanmış olaylar, tanrının buyrukları… Yoksa… Yoksa hepsi… Tüm bize anlatılanlar… Hayır! Bu olamazdı. Kapıyı sessizce kapatmıştım. Gözlerim dolmuştu. O an hayat o kadar anlamsız gelmişti ki… Düşünmeye o gün başlamıştım. Benim miladım, o gün olmuştu. Peki bu nasıl olabilirdi? Bu nasıl…

Neydi o şey?

Annemi çok özledim. Ailemi, sevdiklerimi… Vücudumu tam yetkimle kullanabildiğim günleri… Şimdi her yerim uyuşuk bir halde, boş duvarları dinliyordum. Konuşun! Konuşun benimle!

Bu nefes alan mezarlığın, aklı kurcalayan bir gücü vardı. Bunu fark ediyorum. Doğru bildiklerim, yanlış; yanlış bildiklerim, doğru geliyordu kimi zaman. Çoğu zaman ise yalnızlığı iliklerime kadar hissettiğimden ve sadece bunu düşündüğümden, hiçbir şeyi umursamıyorum. Doğruymuş… Yanlışmış…

Ömrüm, bir zindanın kaderiyle bütünleşiyordu. İlk geldiğim gün ki gibi değildi hiçbir şey. Demir parmaklıklar da yaşlanıyordu benimle. Duvarların rengi soluyor, umutlarım gibi. Günün belli saatlerinde o şeyi hatırlamaya çalışıyorum. Yaptığım suç neydi?

Galiba hatırlıyorum. Ama bu suç muydu? Benim en büyük doğal hakkım değil miydi? Sorgulamak… Düşünmek… Ve bunun yanlış olduğunu düşündürmüşlerdi bana. Hatırlarken bile, hastalıklı bir suç olduğunu düşünerek hatırlıyorum. Bunu yaparken bile düşünme gücümü kullanıyorum. O zaman bu nasıl suç olabilir?

Sorgulamak… Düşünmek…

“Sessizlik!” diye bağırdı yönetici. Sesinde, öfke kırıntıları görünüyordu. Halkın curcunası bir anda kesilmişti. Karşımdaydı. Yönetici yüksek bir yerde oturuyor, yan taraflarında ve biraz aşağısında, kendisine çok sadık olan cemiyeti bulunuyordu. Şeytan ise hemen altında oturuyordu. Bana bakıp gülümsüyordu. Korkmuyordum ondan. Asıl korktuğum, insanların muhafazakar fikirleriydi. Başımı kaldırıp “Bana konuşma hakkı verecek misiniz?” diye sordum. Önce kalabalıktan bir kıkırdama sesi geldi.

“Sence vermeli miyiz? Senin gibi bir kafir, bize nasıl bir savunma yapabilir? Buradakiler, senin diri diri yakılmanı istiyor ama ben tanrıyla konuştum.” dedi, gözlerini sinsice kalabalığa tutarken yönetici. “Ama tanrı Erhika çok merhametlidir. Şimdi yaptığın bu saygısızlık, hainlikten dolayı özür dilersen cezanı hafifletebiliriz.”

“Hainlik mi? Ne hainliği yapmışım ben? Burada bir hain varsa, o da sizsiniz. O gece sizi gördüm efendim. Cemiyetinizle birlikte, tanrının yiyeceğini yiyerek, şarabını içiyordunuz. Peki buna ne diyeceksiniz?”

“Yalan! Yalancı! Bir de utanmadan nasıl yalan söylüyor! Hain! Tanrı, bu saatten sonra seni affetmez. İdam edileceksin. Senin gibi bir hain…”

“Beni dinleyin! Ben size ne yaptım? Malınıza mı zarar verdim? Kalbinizi mi kırdım? Birini mi öldürdüm? Ne yaptım? Tanrı bu kadar mı zalim? Onu sorgulayan, onun buyruklarında mantık arayanı cezalandıracak kadar mı zalim? Sorarım size sevgili kasabalılar! Tanrı bizi yarattı, evet ama bize akıl verdi. Bunu biliyoruz. Bana verdiği bu gücü kullanmazsam, o zaman tanrıya ihanet etmiş olmaz mıyım? Düşündüm. Her şeyi düşündüm. Sorguladım. Gerçeği aradım. Yalan konuşmuyorum. Sizi gördüm efendim. Bizi nasıl kandırdığınızı gördüm. Bizi susturuşunuzu, bizi hasta edişinizi gördüm. Tanrının nimetlerini yiyişinizi gördüm. Şarap bize yasakken, sizin eğlenerek içişinizi gördüm. Ben o günden sonra fark etmeye başladım. Bu bir sistemdi. Sömürgenize, tanrı dediniz. Kendi kurallarınıza, tanrının kelamı dediniz. Düşünün sevgili kasabalılar. Nasıl bir tanrı, sonsuz gücü olan bir tanrı, bizim ona sunduklarımıza ihtiyaç duysun? Bizim ona tapınmamıza neden ihtiyaç duysun? Nasıl bir tanrı, insanlar kadar zalim olabilir? Bizi cezalandırmak isteyen bir tanrıyı reddediyorum! Suçsuzum! Suçlu varsa o da sizsiniz! Evet, yönetici ve cemiyeti… Yıllarca kandırdınız bizi. Hani nerede tanrı Erhika? Şeytan burada ama o nerede? Neden onu siz görebiliyorsunuz da biz göremiyoruz, duyamıyoruz? İki ay önce, o gece sizi gördükten sonra, uykumdan uyandım ben. Artık özgürüm. Düşünmek ve sorgulamak benim hakkım. İnsansam, düşünüp sorguladığım için insanım. Kendimi buldum efendim. Tanrı beni cezalandırmayacak. Hayır, efendim. Bir tanrı varsa, sizin gibi kötü değildir.”

Kasabalıların kafası iyice karışmıştı. Halkın içinden “Evet, doğru söylüyor, ben de gördüm, tanrımız cidden çok gaddar, haklı olabilir mi, yöneticiler çok zengin oysa biz fakiriz…” gibi sesler geliyordu. İçimde bir umut belirmişti. Herkes bir anda arkamda durursa, bana bir şey yapamazlardı. Gözlerim, yöneticide idi. Şeytan yanına gelmiş, kulağına bir şeyler fısıldıyordu.

“Sessizlik! Ne oluyor size böyle! Sizde mi bu kafire uyuyorsunuz? Tanrının size sundukları nimetlere yüz mü çeviriyorsunuz? Tanrı, sizi koruyup kollarken sizin ona karşı davranışınıza bakın. Bu kafir sizin kafanızı kurcalıyor. Bize iftira atıyor bir de… Sen, tanrının azabını hak ediyorsun! Onun zindanlarında sonsuza kadar acı çekeceksin. Ama önce, bizim zindanlarımızda acı çekeceksin.” dedi yönetici gürleyen sesiyle.

Daha fazla söz hakkı vermediler bana. Ellerim zincirliydi ve ağzımı da kapatmışlardı. Korkuyordum ama içim rahattı. Özgürdüm…

Tanrım, yardım et!

O günü hatırlıyorum. Yenilmiştim ve beni ölüme terk etmişlerdi bu hücrede. Haftada birkaç kere küflü yiyecekler ve azıcık su getiriyorlardı.

Ay ışığının soluk yüzü, yüzüme çarptıkça; düşünüyordum hâlâ. Kendimi, yaşadıklarımı, yaşayacaklarımı daha doğrusu yaşayamayacaklarımı. Ruhum, bedenimin yırtıklarından damlarken soğuk zemine; ölümü bekliyordum sessizce. Neydi… Neydi o şey? Neydi o hastalıklı suç? Az önce hatırlamıştım ama şimdi yoktu hafızamda. Zamanın, bir nehir gibi akışını ve aklımı paslandırışını izliyordum sessizce. Şu an pişmanlığımı yoğuruyorum içimde. Güzel bir hayatım varken, her şeyi mahvetmiştim. Hatırlamıyorum bile. Umarım tanrı Erhika affedebilir beni. Ona karşı, nasıl suç işlediğimi bile hatırlamıyorken, sonsuza kadar işkence çekmek çok acı dolu olurdu. Peki neydi suçum? Neydi o şey?

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!