Öykü

Zamanın Küçük Oyunları

Güneşin,  bulutlara sinsice sarıldığı o öğlen vaktinde tıkanmıştı zamanın akan nehri.  İş aramakla günleri haftalarına, haftaları aylarına karışmış Murat’ın karşısında dona kalmıştı birden çocukluk arkadaşı. Arkadaşının,  önemli mevzulardan bahsederken bir anda susmasını garip bulmuştu Murat. Az önce heyecanlı olan bakışlarının yerini sadelik almıştı çocukluk arkadaşının. Birkaç defa ismini söyledi, işaret parmağıyla omzunu itti ama arkadaşı tepki vermiyordu. Arkadaşının yaptığı bu davranışa başta şaşırmıştı ama zaman geçtikçe ve arkadaşı hala tepki vermedikçe şaşkınlık yerini korkuya bırakıyordu. Çevresindeki insanlardan yardım istemek için kafasını çevirdiğinde tüm insanların, gökyüzünde dans eden kuşların, hafif çiseleyen yağmurun donup;  zamanın tutsaklığına kapıldıklarını gördü. Karşı kaldırımda Murat’ın babasının askerlik arkadaşı Remzi Amcanın, sigarasından düşen küllerin havada kaldığını; sol tarafta bir çocukla köpeğin oyun oynadığını ve köpeğin havada bir tahta parçasını yakalarken donup kaldığını gördü Murat. Deliriyor muydu? İş aramakla geçen günlerden sonra bedeni yorgun düşüp onunla oyun mu oynuyordu? Bu bir rüya mıydı? Aklından geçen sorular bunlardı elleri titrerken. Gözlerinin önünde, havada su damlaları asılı kalmıştı. Kuşlar kanat çırpmadan uzanmışları gökyüzüne. Gürültüsü bir an eksik olmayan bu şehir sanki dilsiz olmuştu, konuşmuyordu. İnsanların içinde dolaşırken korku ve heyecan filizleniyordu tekrar Murat’ın yüzünde. Hızlı akıp geçen günlerinden şimdi saliseler bile damlamıyordu. Etraf o kadar sessizdi ki, kalbiyle yarışan nefesinin sesi kulaklarında geziniyordu. “Bunlar nasıl olabilir Tanrım? Bunlar nasıl olabilir?” diye mırıldanıyordu adımları hızlanırken. Adımları hızlanıyordu çünkü aklına, evlinde onu bekleyen eşi gelmişti.  Neden koşuyordu ki? Zamanı iyi kullanabilmek için mi? Sevgisinden mi? Oysa sevgisi, zamanın ona sürgünü olacaktı belki de. Evinin kapısını açarken korkusu çok fazla artmıştı. Ya eşi de zamanın içinde sıkışmış bir şekilde duruyorsa öylece? Bunu düşünmek bile acı veriyordu Murat’a. Evin içindeki odalara sırayla bakmaya başladı. En son girdiği oda, iki yıllık evliliklerinde her şeyi planladıkları, film izledikleri, yemek yedikleri, birbirlerine defalarca aşklarını anlattıkları oturma odalarıydı. Bir kanepe iki tane de tekli koltukları vardı duygularını yeşerttikleri bu odada. Ama odaya girdiğinde gördükleri yüzünden aklında ne zamanın esaretini ne de sevgi tohumları ektikleri bu odayı tutabildi. Zaman, sadece ona küçük oyunlar oynamıyordu. Zaman, sanki saplantılı bir aşık gibi onu kendine muhtaç bırakıyordu. Sevgilisi, ilk aşkı, uğruna dağlar deleceği, saçının tek teli için çöller geçeceği biricik eşi bir başka adamla sarmaş dolaş; aşklarını yazdıkları o kanepede oturuyorlardı. O an ölse belki de en kutsal ölümlerden birine kavuşacaktı. Kanatları kırık bir kuş gibi çırpınıyordu, işkencesi aşkı olan yüreğindeki hapishanede.  “Bu nasıl olur? Nasıl böyle bir şey yaparsın?” diyordu göz yaşları sevgilisinin gözlerine doğru süzülürken. Başkası olsa ikisini de öldürürdü belki orada. Ama Murat yapamazdı.  Kıyamazdı viranesinin sultanına. Ama o odama zarar verebilirdi. Odanın ortasındaki sehpanın üstündeki vazoyla vurabilirdi ona. Ama yüreğindeki yangın vücudunu halsiz kılmıştı. Düşmemek için hemen tekli koltuklardan birisine oturdu. Şoku yeni atlatmıştı ki hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bunu nasıl yapardı ona? Birbirlerini çok sevmişlerdi oysa. Aşkları “Leyla ile Mecnun”  gibi dillerde dolaşmayacaktı belki ama mezarları yan yana olacaktı. “Ölürsek bile beraber sarılırız kara toprağa” derlerdi birbirlerine. Şimdi zamana tek başına gömülmüş yalnız bir adamdı kendisi. İlk kez bu kadar yoğun bir acı yaşıyordu. Sani birisi göğsünü yırtıyor, sanki birisi göğsüne cehennemi taşıyordu. Göz yaşları ıslatırken ruhunu,  kalbinin yanık kokusunu alıyordu. Sehpanın üstündeki vazoyu adamın yüzüne fırlattı ama ne vazo kırıldı ne de adamın yüzünde ufacık bir çizik oldu. Bu sefer içindeki nefret daha fazla büyüdü ve adamın üstüne çullandı. Ne kadar vurursa vursun adama bir şey olmuyor ama Murat’ın elleri kanıyor ve acıyordu. Yorulmuştu. Tekrar tekrar ağlıyordu onlara baktığında. “Belki adamı alıp camdan atabilirsem biraz da olsa rahatlarım” diye geçirdi aklından. Adamı zor bela alıp cama kadar sürükledi.  O adama iğrenerek donuyor ve bakıyordu. Bu nasıl bir sınavdı onun için? Aşk acısının bu kadarı fazla değil miydi ona? Hem biricik aşkını başkasıyla yakalıyor hem de o iğrenç herife dokunmak, onları ayırmak zorunda kalıyordu. Murat,  adamı camdan aşağı attığında rahatlayacağını düşünmüş ama yanılmıştı. Adam yere düşmüş ve yine bir şey olmamıştı.  Sevgilisinin yanına oturdu ve gözlerine bakmaya başladı. İçinde büyüyen nefret, sevgilisinin tutkulu bakışlarını ihanet olarak görmesini sağlıyordu. Çünkü biliyordu ki o tutkulu bakışlar o iğrenç adama aitti. Kendini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Çok dostu vardı ama şimdi hepsi zamanın bu küçük oyununun konuklarıydılar. Sevgilisinin gözlerinin içine bakarken hem onun yüzüne tükürmek hem dudaklarından uzun uzun öpmek istiyordu. Biliyordu ki ne kadar nefret ederse etsin, o onun tek aşkıydı. Ve nefretler, aşkın tek kadim dostuydu. Birkaç saat sadece sevgilisini yanında oturdu. Bazen ağladı bazen bunların nasıl olduğunu sorgulamaya başladı. Artık her şey anlamsız geliyordu ona. Bu onun sınavıydı bunu biliyordu ama kaybedeceğini de iyi biliyordu.

Yıllar geçmiş gibi hissediyordu derin uykusundan uyandığında. Başında bir ağrı vardı zaman bulutlarda asılı kaldığından beri. Sakalları uzamış, Saçlarındaki aklar artmıştı. Hesaplarına göre zaman duralı on sekiz gün olmuştu. Fakat ne gece ne gündüz hareket etmişti. Hala güneşin, bulutlara sinsice sarıldığı öğle vaktindeydi. Başlarda çok korkunç gelen bu durum artık sıradanlaşmış fakat günden güne sabrını emiyordu. Hayatının hiçbir evresinde bu kadar yalnız kalmamıştı. Her gün çocukluk arkadaşının yanına gidiyor. Ona bir şeyler anlatıyordu anlayamayacağını bilse bile. Şehrinin sokaklarını gezerek geçiriyordu bitmeyen zamanını. Bazen eğlenceye çeviriyordu bu yaşadıklarını. Topluluk önünde normalde konuşamazken şimdi ise insanların içinden bağırarak geçiyor, tanımadığı insanlara saçma konular hakkında bir şeyler anlatıyordu. Zaman böyle bitmezken o kendi zamanında yavaş yavaş deliriyordu. Bazen annesinin yanına gidip, elini öpüp saatlerce yanında susup bekliyordu.  Annesinin ona verdiği nasihatleri hatırlayıp, sanki şimdi dinliyormuş gibi kafasını sallıyordu. Sonra annesinin o yumuşak ellerini öpüp evinin yolunu tutuyordu. Cam kırıklarına basmadan o iğrenç adamın yanına gelip “ ne kadar acizsin. Ne kadar iğrençsin. “ diyerek evinin içine doğru yol alıyor. Bazen sevgilisini yanına gidip, ona ne kadar kırıldığını anlatıyor. Geçmeyen zaman,  Murat’ın içinde ilerledikçe eşini affediyordu yavaş yavaş. “Ne kadar yalnız kalırsan, affetmek o kadar kolaylaşıyormuş” diyor sevgilisinin yanağında elini gezdirirken. “ Ne kadar dökemezsen kelimelerini, o kadar kesiyormuş içini o mühürlü sözcükler” diyor göz yaşları sevgilisinin eteğine damlarken. “ Sevgilim, affediyorum seni. Ama kalbimin erdeminden değil, sevgimden de değil, beni kimsesiz bırakışından affediyorum.” diyor Murat. Sonra sevgilisinin yanağına bir buse kondurup odadan çıkıyor. Yatak odasındaki, kilitli kasanın içindeki, babasından yadigar kalan silahı alıyor Murat. Dayanacak gücünün kalmadığını fark ediyor. Artık göz pınarları kurumuş olacak ki gözleri nemlenmiyor. Derin bir nefes alıp tekrardan annesinin yanına gidiyor. Annesinden helallik isteyip öpüyor annesinin ellerini tekrardan. Kendinden emin bir şekilde zamanın esaretinin başladığı yere gidiyor. Dostu orada sanki onu bekliyor gibi sade bakışlarını sabit tutuyor hiçliğe doğru. Dostuna sımsıkı sarıldıktan sonra alnına dayıyor silahı. Korku duymuyor yalnızlığı ilelebet terk edeceğinden. Belki de çok daha uzun sonsuz bir yalnızlık onu bekliyor. Zaman ona affetmeyi , yalnızlığı öğretti . Şimdi de ölmeyi öğretecekti. Kararını vermişti tetiği çekecekti. Bunu yapacak cesareti buluyordu kendinde. Tetiği çekeceği anda “Murat! Oğlum indir o silahı kendine gel” diye arkadaşının sesini duydu. Tetiği çekeceği için kapanan gözlerini açmıştı. Karşısında küçüklükten beri yakın olan arkadaşı, sadelikten arınmış ama korku ve heyecanla dolmuş bakışlarını uzatıyordu Murat’a. “Murat indir o silahı, sorun neyse beraber çözeriz” diyordu arkadaşı. Murat silahı indirdi ve tekrardan nemlendi dertli gözleri. Mutluluk göz yaşlarıydı belki de bunlar. Dostuna sıkıca sarıldı. Silahı ona vererek, eşinin yanına doğru koşmaya başladı. Murat yalnızlığın affettirici gücünü görmüştü ama bundan sonra yalnız olmayacaktı. Yine de affedebilir miydi?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!