Eleştiri,  Felsefe,  Öykü,  Psikoloji,  Toplum

Tanı Beni

Kahveyi genellikle yarım bırakırım, domatesin kabuklarını soymayı sevmem, yemek yaparken elimi tuza değdirmem, tuzluğu tercih ederim. Kesme tahtasını kullanabileceğim her şeyi kesmeyi severim. Sakarlık göbek adım. Ne evi severim ne dışarısını, ait değilim hiçbir yere. Özellikle kendi içime. İnsanlara neşeli, kendime olabildiğince asiyim. Toplumun düşünceleriyle savaş halindeyim. Görüp öğrendikçe artan bir nefretim. Ve çoğunlukla kaçarım gerçeklerden. Uyurum bu yüzden. Bu yüzden bırakırım şarkı dinlemeyi. Şarkıların sözleri geçmişime götürür, incitir hafiften. Galerimde hala hayatımdan çıkanların gülüşlerinin olduğu fotoğraflar durur. Bakmaya da korkarım, silmeye daha çok.

Bir yanım zenginlik ve lüksün peşinde koşar, öyle topukluymuş kıyafetmiş te değil ha. Güç bizimkisi. Kapıları açabilme, unvan, gurur, onur. Saygınlık belki. Diğer yanım ise mütevazı bir hayatı çoktan seçmiş yaşıyor.
Sevmediğim insanların yanında neden vakit kaybettiğimi hiçbir zaman anlayamadım. Ruha hitap eden bir insan tanıyamadım, belki de ruhumu kapattım.

Telefon bağımlısıyım, mesajlaşmayı sevmem. Beni aradıklarında açmam. Yokmuşum gibi davranırım. Fizikken kendimi hiçbir zaman çekici bulamadım. Zeki de değilim. Öyle çok kitap okumadım ama istedim. Bir kürsünün önünde durup, insanların gözlerine bakarak umut vermeyi. Hayatları anlatmayı istedim. Vazgeçmemeyi, başardım diyebilmeyi isterdim. İz bırakmak yürekte.

Aşk nedir hiç tatmadım. Ağladım, ağladığımı unuttum. Genelde benim yanımdayken başkasını düşünürdü sevdiklerim. Sevdiğime sevdiğimi söyleyemedim. Korkaklığımdan kaybettim. Irkçı değilim desem de, biraz barındırdım kafamın içinde. Nereye gitsem, huzurlu basmadı ayaklarım yeryüzüne.

Masumiyeti özledim. Cesur olmayı hep istedim. Hep istediklerim hep olmadı.
Yanlışları doğrulardan daha çok sevdim. Tanrı inancıyla giriştiğim bir işten, inançsız ayrıldım. Tanrıyı ardımda bıraktım. Oda elimi bıraktı.

İçimde kendini bul diye tekrarlayan bir ses zamanla kayboldu. Farklı bir şehirde kaybolmak istedim. Aynalarla çok karşılaştım. Biraz takıntılıydım, ya olacaktı o iş ya olacaktı. Olmazsa kendimi kaybedebilirdim. Kırılmamak için duygusuzlaştım. Bir aynayı kırarsanız elinize batar parçaları ve onu suçlayamazsınız, sizi gösterir.
Sebep sizdiniz sonuç ben.

İnsanlarla göz göze gelmekten kaçındığım zamanlar oldu. Bazılarına hala uzun uzun bakamam. Eğer beş saniyeden uzun bakıyorsam beni tanımalarını istediğimdendir. Güvenmediğimi söylemiş miydim? O kadar ciddi bir güvensizlik ki bu, babam ikinci anne getirse şaşırmam, yakın arkadaşım benden hoşlansa normaldir derim, aptalın teki yükselse, olabilecek işti derim. O kadar güvensiz bir hayat ki, can sağlığı ve ruh sağlığı ateş üstünde.

Çiçek bakmayı çok istedim, olmadı. Balık baktım, öldüğünde banyoda oturup iki saat ağladım. A Ghost Story filmdeki kadın gibi hissettim gerçekten. Altı üstü balık demeyin, ben alırım da demeyin. İkinciye baktığımda oda öldü. Artık tövbeliyim.

Sahil kenarında gece ateş yakıp dalga sesleri eşliğinde sevdiğim birine hayat hikâyemi anlatmayı çok istedim. Sonra düşününce hikâyemin olmadığını anladım.

Vardı evvela direk 40 yaşında var olmamıştım, yaşamışlığım vardı, boğazıma takılan hıçkırıklar vardı. Ölümü dilediğim geceler. Tanrıyla anlaşmalarım vardı. Sevilemedim hiçbir zaman. Yorgana sıkı sıkı sarılıp bağıra bağıra ağladığım çaresizliğim veya en yakınım dediklerimin bana çelme takışı, terkedilişlerim. Hiçe sayılışlarım. Duygularım, düşüncelerim.
Sonuncusu kalpsizliğim.

Şimdi hisler amenna geçer, alışır insan en fazla bir çizik olur avucunda. Fakat ben anlatsam basit bir hikâye gibi anlayacak herkes. Hikâyeler küçük, izleri derin ve dipte.

En az bir kere dayak yedik mesela. En az bir kere hayır diyemedik. Bir kere yanlış düşünceye girdik. Günah işledik ve işlemeye devam ettik. Bencilleştik. Maddileştik. Sırlarımız oldu, kendimizden bile saklayıp mezara götürdük.

Hırçınım, bir denizin büyük dalgaları kadar fakat durgunluğumdan tanırsınız rahmetliyi.. Kayış kopunca, karşımdakini, kendimi ezer geçerim. Korkmalısın evet.

Hiç sahil kenarında ateş yakıp sabahlara kadar oturamadım. Dilek feneri de uçurmadım. Arkadaş gruplarım olmadı hiçbir zaman. Yeri geldi viski, şarabın dibine vurdum, yeri geldi aynı kız kakaolu süt içti. Bazı insanları bazı insanlardan daha çok sevdi. Ve umudunu kaybetti. Sonra yolunu, sonra kendini, sonra kalbini. Sonra siz onu.

Ünlü olmayı çok istedim. Ayrıca olmamayı da. Ev işlerinden her zaman nefret ettim. Sokaklarda olmalıyım. Kendim kararlar veremedim, özgürlüğe âşık olduğum halde. Kararsızlığımda eklenince işin içine ne doğru ne yanlış hissedemedim, yanlışa da epey bir meyilliyim.

Küçük ayrıntılara takılan biriydim Şapkalı a ‘ lardan nefret ettim. İnsanların boş muhabbetleri, yüz yıllar önce olan bir muhabbetin izini hala toplumca hissetmek yanlış geldi bana. Bu insanlar birkaç gün durup gideceklerdi bu dünyada.

Bir şeylere yakınmak, küçük şeylere şükretmekten daha kolaydı benim için. Boyun eğmek bana göre değildi. Hiçbir zaman tam hissettiklerimi dökemedim. Tam düşüncelerimi de öyle.

Tüm yazdıklarım kurgu da olabilir benim için, sizin için gerçekte.

En sevdiğim saçlarımın koklanmasıydı, arkamdan sarılıp boynumdan öpülmesi. Ve annemin saçlarımı taramasını da çok özledim.

Geceyi severim, yağmuru severim, edebiyatı sevmem, yapmasını severim. Yemeğin ise yapmasını değil yemesini. Basit bir yaşam istemedim. Mutlu değildim.

Senelerdir mutlu değildim. Âşık olduğum kişi beni öptüğünde de mutlu değildim. Bir başarı elde ettiğimde de. Ayna karşısında sevişirken de. Ve çoğunlukla güldüğümde mutlu değildim.

Savaşçı bir kimliğim vardı, korktum. Yaşamaktan korktum, ölmekten korktum. Ve sevmekten korktum. Seni sevmekten.

Ve insanlar birbirlerinin yanında ömür geçirirken bile tanıyamadılar. Tanı beni.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!