Ellerimi hareket ettiremiyordum ve bunun verdiği korkunun iliklerime kadar beni incitmesi hiçten bile değildi. Daha da korkunç olanı bir suyun dibindeydim. Saatlerce orada oturup etrafı izlemem garipsenebilir bir şey miydi? Kendime bu soruları sorarken yanımdan geçen yüzgeçli bir fil görmüştüm. Filin bana bakıp gülümsemesi beni daha da çok şaşkına uğrattı. Acaba bu gördüklerimin beynimin beni yanıltması olabilir miydi ? Bunu öğrenmenin tek yolu ellerime bakmaktı. Ellerimi oynatabiliyordum. Bu beni daha da korkutuyordu. Neyin içinde olduğumu anlayamıyordum. Sonrasında gözlerimi birkaç saniye kapatıp öylece düşündüğümde aslında hayal değildi bu gördüklerim. Gözlerimi açtığımda artık ellerimin bir yüzgece dönmeye başladığını gördüm. Yıllarca hayal edip de olmayan her şey sanki bir bir gerçekleşiyordu. Bunun benim için bir fırsat olduğunu düşünerek yüzmeye başladım. Olduğum yerden kilometrelerce uzağa yüzüyordum. Yanımdan geçen balıkların bana şaşkın bakışları aslında kimin daha anormal olduğunun bir kanıtıydı. Peki, o kadar balığın arasında yüzgeçleri olan bir filin ne işi vardı onu daha anımsayamamıştım. Hayal dünyamın bu kadar geniş olması beni deli yapıyor muydu? Yine kendime sorduğum sorunun cevabı “hayırdı.” Düşünmeyi bırakıp anın tadını çıkaran bir yüzücü gibi denizin derinliklerinde kimsenin bilmediği o dünyayı ilk ben keşfediyordum. İşte tam o anda adını hatırlayamadığım bir yazarın sözü geldi aklıma “Hiçbir şeyde ilk olmayı beklemiyordum. Oysa şimdi koca bir gezegende tek başına kalan ilk kişiyim.” Bu söz denizin derinliklerinde gezerken bana ilham vermişti. İnsan yüzyıllar boyunca evrene ait olan her şeyi keşfetmeye başlamışken neden denizin altında ilk defa benim ayak bastığım yerleri keşfetmiyordu. Belki de karada yaşayan binlerce hayvanın denizin altında da benzeri vardı ve biz bunun farkında değildik. Zeus’un o mitolojik efsanesi belki de hayvanlarında ruhlarının bir eşi olduğunu öne sürecekti ve onların dünyanın üstünde ve altında olmak üzere iki parçaya ayrımın bir sonucu olacaktı. Yaşadığım gezegenin tam olarak keşfedilmesine zemin hazırlamadan neden başka gezegenlerin zeminine mermer döşemeye çalışıyoruz. Şimdi denizin altında yanımdan geçen o yüzgeçli filin aslında bir hayal ürünü değil de gerçeğin vücut bulmak için çabalamasının sonucunu tutuyorsak gözbebeklerimizin arkasında. Düşünüyorum da bu gezegen deli olanlar için tam da yaşanılacak yer çünkü suyun altında gerçeğin yansıması olan bütün sesleri kalbimizin derinlikleri ile hissediyoruz. Sahi bu yazdıklarım hangi mantığın duygusal yansıması. Sayıların ve kelimelerin birbirine eş değer bir problem çözdüğünü hangimiz biliyoruz. Belki de bilmek istemiyoruz kitapların arasında yaratılan evreni. Bu evren bize keşfetmenin, öğrenmenin kilidini sunuyor. Şimdi yanımdan geçen bir devenin hörgücünde oturan bir kaplumbağa görmek yine şaşırttı beni ama asıl şaşırmam gerekenin binlerce çocuğun ölümünden sonra serbest kalan katiller olduğunu kimseye anlatamıyorum. Çünkü olağanüstü gelen şeyler insanları daha çok şaşırtıyor. Bunun sebebi de kitapların arasındaki evreni keşfetmemeleri. Onlar gerçek olan şeylere daha az şaşırıyor. “Ne varmış.” deyip geçip gidiyorlar. Oysa ne yok ki onlarda toprağın altında yaşamanın suyun altında yaşamaktan daha zor olduğunu kimse söylemedi onlara.  Ben tam bunu düşünürken yanımdan bir sincap geçiyor ve ağzına zorla bir at kestanesi sıkıştırmaya çalışarak. Ah bu sincaplar suyun üstünde de altında da illa bir şeyler zulalayacak ya. Neyse konuşacağımız şeylerden sapmayalım. Ama insan gördüğü şeyler karşısında tepkisini gizleyemiyor çünkü onlar herkese olağanüstü gelecektir. Gerçekten de öyle değil mi? Hangi hayvan ekmek bulamadığı için canına kıyar ki onların doğasında bu yok ama bizim doğamız diye bir şey yok çünkü aklımızın ve bedenimizin yaşamasına izin vermeyen bu sistem bizi körü körüne büyük bir sessizliğin içine sürüklüyor. Belki de binlerce yıldır bizim hayvanlara yaptığımız işkenceleri şimdi onlar olağanüstü bir aynanın bize çevrilmesiyle yapıyor. Ben ellerimi kaybettim ve onların yerine oluşan o yüzgeçlerle devam ediyorum hayatıma sanki bir kertenkele gibi. Onlarda bir uvuzunu kaybettiklerinde yenisinin gelmesini bekliyorlar ve öyle devam ediyorlardı bu amansız döngüye. İşte bende öyle devam etmeye çalışıyorum suyun altında, toprağın üstünde bana huzur vermediğini düşündüğüm o döngüye. Bu sefer ben geçip gidiyorum binlerce arının yanından çünkü beni soktuklarında suyun altında yüzüm gözüm şiş gezmek istemiyorum. Aklıma bir şey daha geldi sesli düşünmeden edemeyeceğim. Bu kadar olağanüstü şeyi nasıl ölümsüz bir hale getireceğim. Bulmuştum cevabını ve elimi cebime attığımda hay aksi yüzgeçlerim vardı ya benim nasıl unutuyorum bunu. Cebimde bir telefonum olacaktı. Tabi su geçirmiyor ama onu bulamadım. Ne kadar da bağımlısı olmuşum o sahte dünyanın. Mutsuz olduğum zamanlarda kendimi mutlu göstermeye harcadığım çabayı kitaplara harcamıyordum. O yüzden yanımdan geçen canlıların bana farklı gözüktüğünü düşünüyordum. Peki, farklı olan onlar mıydı yoksa biz miydik? Bu soruyu kendime sorduğumda kafamı kaldıramamıştım yerden. Çünkü bunun için haklı bir sebebim yoktu. Şimdi asıl konuya gelecektim. “Ben kimim?” Belki de bu sorunun cevabı bulunduğum suyun altında yatıyordu. Yüzgeçli bir filde, devede ya da binlerce arı da… Onlar benim için ne ifade ediyordu asıl öğrenilmesi gereken cevap oydu. Bunlar benim için merhameti, gücü, hoşgörüyü, saygıyı ya da sevgiyi temsil ediyorsa ve suyun altıyla toprağın üstü yaşamın nihai döngüsünün bir kanıtıysa, bende o kanıtın gerçek sahibiysem şimdi bunlar olağanüstü düşünceler mi? Bunu da size soruyorum. Verdiğiniz her cevap gerçekte sizin kim olduğunuzu göstermez mi? Peki siz bir fil kadar duygusal ve merhametli mi, bir deve kadar güçlü mü yoksa bir arı kadar sevgi dolu musunuz? İşte verdiğin cevapta yatıyor senin kim olduğun ve yaratılışın döngüsünü o şekilde tamamlıyorsun kendini. Unutma kim olduğun senin beyninde saklı olan o evrende. Ben kim olduğumu toprağın üstündeki hayvanların suyun altındaki yansımasında buldum. Peki sen suyun altında mısın yoksa toprağın üstünde mi?

N. Özgür Gök

Yazan:

N. Özgür Gök


Nurcan Özgür Gök, 27 mart 1995 tarihinde Çankırı Ilgaz'da dünyaya gelmiştir. Lise eğitimini Ilgaz'da bitirmiştir. Ardından Çankırı Karatekin Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olmuştur. Ilgaz Anadolu Lisesinde Edebiyat öğretmeni olarak görev yapmıştır. Haricinde Edebiyat alanında dergilerde yazılar yazıp, seminerler vermiştir. Açılmamış Kilitler, Geçmişin Deneyi, Göğsümün iki arası adlı üç kitabın sahibidir. Şu an 4. Kitap için yazılar yazmaktadır. Seslendirmeler yapmakta ve Osmanlı Türkçesi’ni iyi derecede bilmektedir. Edebiyatın birçok alanıyla uğraşan Özgür Gök, bunun haricinde Açık Öğretim Fakültesi Radyo ve televizyonculuk bölümüne devam etmektedir.