Öykü

Rüyalar Umuttur

Gökyüzü yine kapalı bugün de. İçinde yosun tutan bir sırrı var gibi. Benim gibi…

Elimde birkaç gün beni idare edecek yiyeceklerle, yılların acısını içinde barındırmış bu dar sokakta mekik dokuyorum. Adımlarım, kalbimdeki yangını sürüklüyor gittiğim her yere. Sanki bu geçtiğim sokağın kendi derdi yokmuş gibi birde benim derdimi kucaklıyor. Yanımdan geçen, yakalamaca oynayan küçük çocukların bile yüzleri düşüyor. Gülsüm teyze, yarısı çatlak ahşap camını kapatıyor gözlerimin içine bakarak. Dayanamıyor, bu genç bedenime sığdırmaya çalıştığım yaşlanan ruhumu gözlerimde okumaya. Çay ocağında oturan Recep Amca’nın bakışları takılıyor bakışlarıma. Acıyor mu içten içe bana, bunun hiç bilemem. Gülsüm teyze gibi kaçmıyor benden. Aksine bir yaşlıda en güzel duracak tebessüm ile selamlıyor beni. Sanki “ Hiçbir şey olmadı evladım. Bak etrafına kuşlar uçuyor” der gibi.  Sanki “hayat devam ediyor, gülümse biraz .” der gibi selamlıyor beni. Gülemem Recep Amca. Ben gülersem bu dünyanın en nankör insanı olurum. Başımla bende ona karşılık veriyorum. Onun o yetmiş üç yaşındaki tebessümünden atamıyorum ona. Dünyanın tüm derdi sanki ona aitmiş, güneşi söndürmüş yağmuru getirmiş bir insanın tebessümünden atabiliyorum sadece ona. Öyle bir yağmur ki bu, düştüğü yerleri acı, keder; dert ile dolduran; yuvalar yıkan… Nihayet evime varıyorum. Aldığım erzakları mutfak masasının üzerine koyuyorum. Oturma odasına doğru gidiyorum. Koridor sanki bitmiyor, uzadıkça uzuyor. Duvarları, fotoğraflarla boyanmış o kısa dar koridor, bana kilometreler gibi geliyor. Her santimine farklı günlerden, farklı saatlerden, farklı mutluluklardan kareler asmıştım zamanında. Mutluluğu bilirdim. Çok yakından tanırdım. Bu zorlu arayı atlatıp yatak odasının yanından geçiyorum. Oraya bir ay olmuştu girmeyeli. Kapısını açamayalı. Oturma odasındaki mavi koltuğa oturuyorum. Bu koltuğu hiçbir zaman benimseyememiştim eskiden. Şimdilerde dostluk ediyor bana.  Hemen sol çaprazındaki dört kişinin bile rahatça oturabileceği yine mavi olan yumuşak, huzur veren kanepede oturmayı severdim eskiden. Oturduğum yerin hemen karşısında yer alan doksanlardan kalma tüplü televizyonu izlemeyi ne kadar sevdiğimi düşündüm. Çocukluğumdan kalmaydı. Hemen onun yanında kahverengi, düğmeleri altın sarısı olan uzunca bir radyo. O mutluluğu soluduğum zamanlarda o radyo söylerdi şarkıları ben eşlik ederken. Şimdilerde susuyor.  Eskiden zevkle yaptığım bu basit şeyler bile dert kokuyor.

Bu ev bana ondan kalan tek şey. Onu çok özledim. O gittiğinden beri güneş girmez oldu bu eve. Dostumdu kimi zaman o güneşi gıpta ettiren saçlarıyla.  Evimde çiçekler açtırırdı cennet yeşili gözleriyle. Seni çok özledim benim minik sevgilim.

Hava kararmaya başladı içimdeki ve gökyüzünde. Hiçbir şey yemedim ama karnımın zihnimi sarsan gurultusu umurumda değildi. Ne eskisi gibi şiir yazabiliyordum. Eskisi kadar onun, küçük evimizin otuz beş yılını sırtlayan eskimiş kapısını açarak içeri gireceği hayaline kapılmıyordum. Gitmişti. Beni sessizliğimle, beni çok korktuğum sessizliğimle koyun koyuna bırakıp arkasına bile bakmadan gitmişti. Giderken hiç giymesini istemediğim beyaz elbiseyi giyip de gitmişti. Yüreğimi sonsuz bir kırgınlık deryasında boğulmaya terk ederek gitmişti.  Oysaki kırılmama dayanamazdı. Camdan gülüm derdi. Elleri yanaklarımda, ”bir gül kadar naif, bir cam kadar kırılgan sevgilim” diyerek severdi beni. Gitmişti. Aklımı dünyaya küstürerek gitmişti. Ama severek gitmişti. Şuan bile gittiği o yerden sever miydi beni? Sever miydin sevgilim?

 

Neden gider ki insan? İstemeyerek bile olsa. Severek, sevilerek neden gider? Öyle gitmişti benden. Ellerime bir yaralı bir serçenin masumiyetini bırakıp, o eski kapımızdan dualar ile gitmişti. Herkes alışmıştı da onun ruhunun bulutlarda olduğuna, bir şu aksi yüreğim pusluydu hâlâ. Saat, gece yarısına yaklaşmıştı. Akreple yelkovan birbirini kovalıyordu durmadan. Onlara göre hava hoş tabi. Birbirlerine aitler ve ömürlerinin sürdüreceklerse beraber yapacaklar bunu. Çöpe bile gitseler beraber gidecekler. Ah benim minik sevgilim, Esra’m. Keşke burada olsaydın da akreple yelkovan gibi birbirini kovalasaydı aşkta koşuştururken yüreklerimiz.

Günümün en kötü vakti hangisi deseler kesinlikle uykuya dalacağım vakit derim. Çünkü onunla dağınık yatarız diye en genişinden aldığımız bu yatağı tek başıma ısıtmak zorundayım. En çok onu yanımda istediğim vakitte, onsuzluğu yaşamak; beni her gece onunla o mezara tekrar sokuyor. Üşüyor mu? Beni özlüyor mu? Beni hâlâ seviyor mu? Emin değilim.  Karanlıkta uyuyamazdı. O mezarlığın karanlığında korkuyor mu? Yeni arkadaşlar edindi mi? Hiç birini bilmiyorum ve Tanrım onu çok özlüyorum. Saat iki gibi uykuya daldığımı hatırlıyorum. Ne fark eder ki? İstediğim kadar erken uyuyayım yine gün boyu hiç uyumamış gibi, Gülsüm Teyzenin evinin önünden geçeceğim. Ve işte başlıyor. Eskiden her gün gördüğüm bu aralar ara sıra gördüğüm o rüya. Bu rüya bile sıklığını azalttıysa, bu yara geçmez miydi? Bu benim için bir umut değil miydi? Hayır!  geçmesin zaten. Ben böyle, onun kederi ruhumu sarmışken daha benim. Kimse dokunmasın. Kendi içimde, vakti geçmiş tüm arkadaşları solmuş bir kır çiçeği gibi tek başıma, yavaş yavaş solayım. Kimseler kucak açmasın bana. Yaralarımla bir bütün olayım. Mezarına doğru ilerliyorum. Güneş çoktan batmış. Ay, o grimsi renginden kopamamış ama hâlâ. Elimdeki tüm servetimi harcayıp yaptırdığım mezarının yanına oturuyorum. Bir tane bile çiçek büyümemiş mezarının üstünde. Sebebi hikmeti nedir bilmiyorum. Ellerimi dünyanın en masum, en güzel toprağının üstünde gezdirirken mezar taşına bakıyorum. Dünyanın en şaşalı mezar taşının üstündeki, naçizane benim için dünyanın en anlamlı ismini ve soy ismini mırıldanıyor dudaklarım .”Esra Işık” Ve mırıldanmaya devam ediyor dudaklarım. Onu yeni tanıdığım zamanlar yazdığım bir şiirin bir parçası. Çok severdi bunu “Gül gibi bakan kızın gül gibi dudaklarında dolanan Türküsü…” Bekliyorum. Sessizliğim bütün mezarlara iştirak etmişken, onu ne kadar özlediğimi düşünüyorum. Sessizliğimi duyan mezarlık sakinleri birer birer kalkıyorlar yattıkları yerlerden. Etrafım birden kalabalıklaşıyor. Ne korkuyorum ne yadırgıyorum. Onlar da haklılar. Kalbimin yangınını mezarlığa taşımışım. Merak edip gelmemek mümkün mü? Etrafım da  halka oluyorlar. Tam ortada ben ve biricik aşkımın mezarı.  Herkes uyanıp geldi yanıma fakat o hâlâ karanlığından uyanamadı. Ne dememi bekliyorsa! İltifat etmemi mi? Aşkımı ilan etmemi mi? Ona kırgındım işte bu yüzden. Çok kırgındım. Beni bırakıp gitmişti benden uzaklara. Sonra dünyaları verseler yine de değişmeyeceğim mezarının üstündeki topraklar hareket etmeye başlıyor. Sanki masallardaki o mutlu ülkenin güzeller güzeli prensesi halkla buluşuyormuşcasına diğer mezar sakinleri tebessüm ediyorlar. Ayağa kalkıyorum. Ve karşımda. Benim gül bakışlı sevgilim. Bana bakıyor. Gülümsüyor. İçimde ona karşı ne kırgınlık kalıyor ne de küskünlük. Oturuyoruz mezarının yanına. Konuşmuyoruz. Sadece gözlerimizin içine bakıyoruz. Ben onun o yeşilinde kaybolurken, sarı saçları ışık oluyor bana. Mutlu hissediyorum. Saatler geçiyor.  Mezar sakinleri teker teker bizi selamladıktan sonra ait oldukları yerlerine dönüyorlar. Biz gün doğumuna kadar oturuyoruz. Başı omzumda, yüreği yüreğimde…”Artık gitme vakti geldi” der gibi bakıyor bana. Bende “gitme” der gibi… Asla konuşmuyoruz. Sanki konuşsak tüm büyü bozulacak. Sanki Konuşsam bir daha asla onu göremeyecekmişim gibi. Gidiyor. Gidiyor sevgilim. Yalnız kalıyorum. Ne bir elveda şarkısı söyleyebiliyorum ne yağmur yağıyor ne de her şey düzeliyor. Gitmeden önce son bir kez daha mırıldanıyorum o şiirden kesiti; “Gül gibi bakan kızın gül gibi dudaklarında dolanan Türküsü, bu aşkın ilhamı geceye yâr edecek mi gündüzü?” Gidiyorum. Sessizliğimi de alıp gidiyorum. Ve rüya bitiyor. Aşkımın katili bu dünyada yaşanacak, acı dolu bir gün daha.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!