Öykü

Ormandaki Bebek

Kırmızılar ve Maviler ülkeleri arasında yıllardır süregelen korkunç savaşın 8.yılıydı. Gökyüzünde kara bulutlar dolaşıyor, her tarafı sis kaplıyordu. Gökyüzünü sarıp sarmalayan bulutlar yüzünden yakında sağlam bir yağmur yağması bekleniyordu. Hava şartları sebebiyle iki taraf da bir günlüğüne ateşkes yapmayı kabul etmişti. Her iki cephede de askerler yemeklerini yiyor, içkilerini içiyor ve yüreklerinden hiç koparamadıkları sevdiklerine mektuplar yazıyorlardı. Sekiz yıldan beri ilk kez iki taraf da bir nebze olsun dinlenebiliyordu.

Ateşkesin daha ikinci saatindeyken Kırmızılar ülkesinden bir grup asker arasında eğlenceli bir konuşma geçmekteydi.

“Şu anda ne yapsak iyi olur biliyor musunuz?” dedi Ali.

“Ne yapsak iyi olurmuş söyle bakayım?” dedi Mehmet.

“Bisiklet sürmeye çıksak müthiş eğleniriz” diyerek heyecanla atıldı Ali.

“Bu havada ne bisikleti be Ali” dedi Efe.

“Harbi be Ali!” diyerek destek verdi Mehmet

Bu cevaplar karşısında içindeki heyecanı solmaya başlayan Ali “Siz söyleyin o zaman ne yapalım?” dedi.

Bu cevabın ardından Mehmet ve Efe birkaç saniyeliğine düşüncelere daldılar ancak akıllarına başka bir fikir gelmeyince Ali’nin sunduğu fikri mecburen kabul ettiler. Bunun üstüne üç kafadar arkadaş yavaş yavaş, sohbet ede ede bisiklet park yerine doğru gittiler. Kırmızılar ülkesindeki bütün bisikletler kırmızı olduğu için üçü de kıpkırmızı bisikletlerine binip savaşta darmadağın olmuş ormanın derinliklerine doğru yol aldılar.

Hava sisliydi. Bisikletleri yavaşça sürmeleri ve temkinli davranmaları gerekiyordu çünkü düşman ateşkes esnasında bile pusu kurmuş olabilirdi. İki taraf da birbirlerine karşı zerre güven beslemiyordu. Bütün bu ihtimallere rağmen bu üç cesur arkadaş yaklaşık bir saat boyunca bisikletlerinin pedallarını çevirmeye devam ettiler.

Bir saat sonra “artık sıkıldım, geri dönelim” dedi Mehmet. Diğerleri de bu teklifi kabul ettiler ve ormanda bir daire çizerek cepheye geri dönmeye karar kıldılar.

Dönüş yolundayken Efe bir ses duydu ve “durun!” dedi. Efe’nin bu ikazı üzerine Mehmet ve Ali frenlere basıp tedirgin bir yüz ifadesiyle Efe’ye baktılar. “Bir ses duydum, bir bebek sesi.”

Ali ve Mehmet garipser bir tavırla Efe’ye bakarken onlar da bir ağlama sesi duydular. Hep beraber usulca ve sakin adımlarla sesin geldiği yöne gittiler. Vardıklarında gerçekten de bir bebek buldular orada. Sarışın, mavi gözlü ve hafif tombul bir bebekti bu. Efe çabuk bir hamleyle eğildi ve bebeği kucağına alıp pışpışlamaya başladı. “Galiba karnı aç” dedi. Ali ve Mehmet de kafalarını hafifçe sallayarak onayladılar ve koştur koştur bisikletlere doğru gittiler.

Yine her zamanki gibi temkinli ama biraz da acele ederek cepheye doğru pedalları çevirdiler. Cepheye vardıklarında ilk iş olarak bebeğin karnını doyurmaya çalıştılar. Bebeğin karnını doyurduktan sonra onu uyuttular ve dakikalarca seyrettiler. Yüzündeki güzelliği adeta içindeki masumiyeti yansıtan bu bebeği tasvir etmeye kelimeler kifayetsiz kalırdı. Yıllardır savaşta olan olaylardan sonra bir masumiyet belirtisi görmek üç arkadaşa da mutluluk vermişti. Üç kafadar arkadaş ormanda buldukları bebeği izlerken Mehmet sessizliği bozdu ve “eee, şimdi ne yapacağız?” dedi.

“Doğru, burada ona bakamayız” diye devam etti Ali.

“Memlekete göndereceğiz onu” dedi Efe.

“Peki, ona orada kim bakacak” diye sordu Mehmet.

“Annemler bakar. Dört çocuk büyüttü annem, beşinciyi de büyütür elbet” dedi Efe.

Üç arkadaş yeniden bebeğin yüzündeki masumiyet izlerini seyre koyuldular. Bebeği seyrederken yüzlerinden mutluluk hiç eksik olmuyordu hatta dokunsan kahkaha atacaklardı o savaş alanının içinde. Ali, Mehmet ve Efe o puslu savaş alanının içinde birazcık huzur bulmuşlardı ki birkaç dakika sonra gelen bir haber ile hemen bebeği bırakıp komutanın yanına gitmek zorunda kaldılar. Komutan neredeyse ordunun tamamını toplamış ve acil bir bildiri yapmaya karar vermişti. “Herkes duysun, Maviler ülkesi generallerinden birinin çocuğu ortadan kaybolmuş. Çocuk sarışın, mavi gözlü ve hafif tombul bir bebekmiş. İstihbarat 15 dakika önce geldi ve şimdi hepinizden o çocuğu bulup bana getirmenizi istiyorum. Bu bebek bizim için büyük bir avantaj olacaktır” dedi komutan ve tüm askerler dağıldılar.

Ali, Mehmet ve Efe’nin aklında aynı şey vardı. Yoksa ormanda buldukları bebek Maviler ülkesi generalinin bebeği miydi? Bu sorunun cevabının evet olduğundan neredeyse eminlerdi ama kabullenmek istemiyorlardı. Şimdi önlerinde iki seçenek vardı. Ya bir bebeğin hayatını kurtarıp ailesine kavuşturup insanlık vazifelerini yerine getireceklerdi ya da bebeği komutanlarına verip bir savaş kahramanı olacak ve askerlik görevlerini yerine getireceklerdi. Eğer birinci seçeneği uygularlarsa bir vatan haini olacak ve ülkelerinden atılacaklardı ama eğer ikinci seçeneği uygularlarsa bir savaş kahramanı olarak memleketlerine döndüklerinde mükemmel bir hayata sahip olabileceklerdi. İnsanlık ve askerlik, vicdan ve mantık arasında bir savaştı onlarınki.

Ne yapacaklarını bilemeyen üç arkadaş bebeğin yanına gittiler ve sessizce oturdular. En son sessizliği bozan Efe oldu. “Şimdi ne yapacağız?” dedi.

“Ben bebeği Maviler ülkesi generaline götürmek istiyorum” dedi Ali.

“Ben de” dedi Mehmet.

“Ben de sizinle aynı fikirdeyim” dedi Efe ve üç arkadaş hep birlikte ormanda buldukları bebeği ailesine götürmeye karar verdiler. Böylece hayatlarını tamamen değiştirecek seçimi yapmış oldular.

Ali, Mehmet ve Efe odalarına gittiler ve eşyalarını sırt çantalarına koymaya başladılar. Ateşkesin sona ermesine son iki saat kalmıştı ve komutan herkese bebeği bulması için emirler yağdırıyordu. Üç arkadaş bebeği de alıp gizlice cepheden uzaklaşarak ormanın derinliklerine gittiler. Kimse anlamasın diye bisikletlere binmediklerinden yürüyerek tüm ormanı geçmek zorunda kaldılar ve sonunda Maviler ülkesinin savaş cephesini ufukta gördüler.

“Hadi” dedi Efe. Bu söz üzerine diğerleri de adımlarını daha hızlı attı. Bebek Efe’nin kucağındaydı ve yol boyunca çıt bile çıkarmadan Efe’nin suratına bakmıştı. Sanki olacakları biliyor gibiydi.

Üç kafadar arkadaş cepheye doğru yürürken bir anda teslim olun çağrısını duydular ve Efe dışında herkes ellerini havaya kaldırdı.

“Hey sen ortadaki, ellerini havaya kaldır” dedi bir Maviler ülkesi subayı ve silahıyla Efe’yi gösterdi.

“Yapamam ellerimde bebek var.”

“Ne bebeği?”

“Sizlerden bir generalin bebeği, ismini bilmiyorum.”

“Şunların ellerini bağlayın, bebeği de generale götürün” dedi subay ve üç arkadaşı cephenin bir köşesinde esir olarak tutmaya başladılar.

Esir düştükten birkaç dakika sonra yanlarına ormanda buldukları bebeği kucağında taşıyan bir adam geldi ve “benim çocuğumu bulan Kırmızılar ülkesi askerleri sizler misiniz?” diye sordu.

Hep bir ağızdan “evet efendim.”

“Çözün bu arkadaşları da odama gelsinler” dedi general ve oradan ayrıldı.

Üç arkadaş elleri çözüldükten sonra generalin odasına gittiler. General onları çok güzel karşıladı ve müteşekkir olduğunu dile getirdi. Odadan çıktıktan sonra istedikleri yere gitmekte serbest olduklarını söyledi general. Ali, Mehmet ve Efe ne yapacaklarını çok iyi bildiklerini söyleyerek generalin yanından ayrıldılar ve tekrardan kasvetli ormanın derinliklerine doğru gittiler.

“Hadi yapalım şu işi” dedi Efe ve diğerleri de başlarını sallayarak onayladılar.

Ertesi sabah Kırmızılar ülkesi askerleri ormanda üç ceset buldu. Bunlar Ali, Mehmet ve Efe idi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Kopyalanmaz, çoğaltılmaz, emeğe saygı!!