Öykü

Göçmen Bir Yazarın Günlüğü-1

Jutta ve Annem

 

Yıllar önce yemek blogu yazdığım dönemde bir sabah uyanıp da mail kutusunu açtığımda -oldukça erken bir saatti ve evdeki herkes uyuyordu- Jutta adlı bir kullanıcıdan bir e-posta aldığımı gördüm, heyecanla bilgisayar ekranındaki mektup simgesinin üzerine tıkladım. Almanca yemek blogu yazdığım için yabancılardan da sıklıkla blog paylaşımlarımla ilgili, soru ve yorumlar alırdım, hatta bazen tarif veren de olurdu. Bu ilk değildi benim için.

Jutta mesajina öncelikle kendini tanıtacak bir kaç cümle yazarak başlamış. Hızlıca okudum.

Emekli olacak bir yaştaymış. Uzun yıllar almanca öğretmenliği yaptıktan sonra yaşadığı şehirde bir lisede müdürlüğe terfi etmiş. İlk evliliğinden olma yetişkin oğlu Freiburg’da felsefe bölümünde doktorasını yapıyormuş. 15 yıldır ikinci eşi ile birlikteymiş. Aynı zamanda profesörmüş, üniversite seviyesinde dersler de veriyormuş.

Altı ay kadar önce geçirdiği bir trafik kazasında maalesef ağır bir sakatlık geçirmiş. Aylar boyunca tekerlekli iskemleye mahkum olmuş. Ameliyatlar ve terapilerle geçen uzun zaman sürecinde iş hayatından uzak kaldığı için hep yapmak istediği bir şeye ancak vakit bulabilmiş. Oğluna yılbaşı hediyesi olarak bir yemek günlüğü. Benim yazdığım tarzda oğlunun sevdiği her zaman mutfağında deneyerek geliştirdiği ya da ailesinden kalma tariflerini bir ekitap halinde toplamaya başlamış. Araya bir kaç Türk tarifi serpiştireyim istemiş ve internette arama motorundan araştırınca benim sayfamı bulmuş.

Sonra aklına daha iyi bir fikir gelmiş. Türk dostu bir eğitimci olarak neden iki ülkenin mutfağını birleştirmeyelim diye düşünmüş. Bu iki dilli iki kültürlü bir yemek kitabı olabilirmiş. Ve incelemem için kendi tariflerini dosya halinde bana yollamış.

Fikir hoşuma gitmişti. Tarifleri inceledim, kimi bildiğim, kimisi de ilk defa adını duyduğum sadece alman mutfağı ile sınırlı kalmayan internasyonal tariflerdi. Her tarife giriş yaparken anılarından ya da aile geçmişinden kısa anekdotlar eklemiş, aralara da bir ressam olan eşinin mutfak temalı çizimlerini serpiştirmişti.

Jutta aynı zamanda benim tercüme yapmamı istiyordu. Şimdiye dek sadece amatörce kendi blog yazılarımı tercüme ediyordum, bazen de doğrudan Almanca olarak yazıyordum, ama bir kitap yazma fikri? Bu daha ciddi ve düşünerek, araştırarak, tititzlikle secilmis tarifleri tekrar tekrar deneyerek yapılacak bir iş olurdu.

Hemen evet dedim!

Neyse biz uzunca bir süre karşılıklı yazışarak işe koyulduk. Ben hem onun tariflerini deniyor, hem de iki dilde tercüme yapıyordum. O da benim blogumda beğendiği tarifleri seçiyor, benim almancaya yaptığım tercümeleri düzeltiyordu.

Böylece bir süre uzaktan iş bölümü yaparak çalışırken aynı zamanda dostluğumuzu da ilerlettik. Yazışmalarımızda sadece tariflerden ve yemek kitabi ile ilgili projemizden degil kendimizden, ailemizden günlük hayatimizdan da bahseder olmuştuk. Bielefeld’de oturan Jutta eşiyle yaz tatilinde Berlin’e uğrayacaklarını, evimiz müsaitse bir gece bizde misafir olmak istediklerini yazdı. Ona da hemen evet dedim. Neticede Türk misafirperverliği diye bir şey var.

Tabii ki bütün aileyi ayaklandırdım. Annemi ve kızkardeşimi destek olmaları için çağırdım. O günü bir şekilde akşam ettik. Ben odalarını hazırlarken onlar bahçedeydiler. İki köpeklerini de bırakacak kimseleri olmadığı için yanlarına getirmişlerdi. Onlara da yatacak yer hazırladım. Elektrikli süpürge odada kalmış. Eşi görünce demez mi?

“Ne, yoksa burada da mı yerleri ben süpürecegim?”

Meger her aksam evde yerleri süpürmek onun göreviymis. Epeyce gülüştük. Annem bir ara Jutta ile yalnız kalmıştı. Ben bir bahçedeyim, bir mutfakta, her yere yetişmeye hizmette kusur etmemeye çalışıyorum. Bizimkiler nerde diye kapı ağzından bakacak oldum.

İki kadın yanyana kurulu yatağın üzerinde oturmuşlar. Jutta’nın sesini duyuyorum.

“Oğlum 27 yaşında, kız arkadaşı var, evlenip çocuk sahibi olmak istiyor. Ama kız sadece kariyerini düşünüyor. Keşke iyi bir Türk kızı karşısına çıksaydı.”

Annem oldukça anlayışlı bir tavırla başını sallayarak dinliyor.

“Tabi tabi, artık evlenip çoluk çocuk sahibi olsun, yaşını başını almış” diyor.

Düşünsenize annem ömrünü bizim peşimizde olmadığı zamanlar fabrika mutfaklarında aşçı yardımcısı olarak geçirmiş. Jutta ise eğitimli, kariyer sahibi bir kadın.

Tanık olduğum bu samimi an uzun zaman aklımdan çıkmamıştı. Ta ki yıllar sonra yazdığım bir romanda benzer cümleleri kurana kadar…

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!