O olaydan sonra günlerce yürüdüm. Kara fırtına aldırmadan saatlerce. Nerede yürüdüğümü, nereye gittiğimi bilemiyordum. Zamanı geriye almak istiyordum. Vicdan azabı çekiyordum. Nefret ediyordum kimliğimden. İyilik yapan biri ile kötülük yapan birinin arasındaki farkı herkes bilir. Ama onlarca iyiliğe rağmen en kötü günahı işlemek o zaman tüm iyilikleri silip süpürüyordu hele ki başına gelen kişi dünyanın en günahkarı olsa bile o an o mağdur durumuna düşüyordu. Yani terazi anında değişiyordu.
İnsan olsanız da, cadı olsanız da iyilik ve kötülük kavramları tüm varlıklar için aynıydı. Ve ben şeytandan da günahkardım. Geçmişe gidersek eğer;

Cadı olduğum evet doğruydu, ufak sihirler yapardım ama her şeye yetemezdi. Özellikle bazı insanların aurası güçlüyse sihrimin bir kısmı yetersiz olurdu. Lakin çevremde dışarıya gülücükler saçsa bile içi darmaduman olan, çok iyi rol yapan insanlar da vardı. Ben onların içlerini görebiliyordum.

Çoğu cadı güçlerini kötü niyetlere kullansa da ben o yolu seçmemiştim. İnsanların arasında doğmuştum. Onlarla büyümüştüm. Eksiklikleri olsa da onları seviyordum. Annem dahi tam olarak benim kim olduğumu bilmiyordu. Bende 17 yaşlarımda öğrenmiştim bunu. İlk zamanlar çok korkmuştum. Hatta öleceğimi sanmıştım. Sonra araştırdıkça ve kitaplar okudukça böyle bir kavramın olacağına inanmaya başladım. Anneme birkaç kez konuyu açmaya çalışsam da onun cadı olmadığı her halden belliydi. Bana kimden geçmişti bu gen çok merak ettim. Tabi o yaşlardan sonra peşine düştüğümde bazı cadılarla tanıştım. Bir kısmı felaket kötüydü, o kadar kötüydü ki o kötülüğe cadı bile denmezdi. Bir kısmı ise benim gibi iyiliği seçmişti iyi amaçlar için kullanıyorlardı güçlerini, bir kısmı da gücünü unutmak ve hayatına devam etmeye çalışıyordu. Dış görünüşümüz insanlar gibi, duygularımız insanlar gibiydi. Sadece bizler enerjiyi yönetebiliyor, insanlarla olayları birleştirebiliyorduk.

20 yaşlarımdan sonra güçlerim artmaya başladı. Bir gün ansızın odamda gizli bir bölme keşfettim, içinde bazı kitaplar bir sandık ve mektup vardı mektubu okuduğumda çok duygulanmış ve gözlerimden yaşlar süzülmüştü. Mektup anneanneme aitti ve onu 15 yaşımdayken kaybetmiştim. Akrabalarımdaki tek cadı oydu. Ondan bana geçmişti. Ve o bunu biliyordu. Daha doğduğumda anlamıştı. Mektupta gücümü iyi şeylere kullanmam gerektiği yazıyordu. Öfkemi de kontrol etmeliydim. Zaten iyi amaçlar için kullanıyordum. Mektup bana yıllarca aradığım cevapları gösteriyordu.

Şimdiye gelirsek aradan 10 yıl geçti. Kendimi bildim bileli cadı olarak iyi şeylere hizmet ettim. İnsanları cesaretlendirdim. Şansı onlara yönelttim, sevdiği insanları karşılarına çıkardım yıllarca görüşmeseler bile. Düşüncelerini gerçekleştirdim. Başarılı olmak istediler önlerine fırsat yağdırdım. Kazaları engelledim. Fakir insanların hayatlarını değiştirdim. Yalnız olanların kalbine dokundum. Çevremdeki herkes huzurlu ve mutluydu tabi bunun benden kaynaklandığını bilmiyorlardı. Tek yapamadığım şey ise kin ve öfkeyi azaltmaktı. O kadar yoğundu ki bu duygu bazı insanlar sadece kinden yaratılmıştı.

Zamanla uğruna yarar sağladıklarım beni hiçe saymaya başladı. Öyle bir çevrem vardı ki kıskançlıklarını üzerimde hissediyordum. Kim demiş duygular sadece yaşayana hastır diye uzaklara kadar yayılır bu enerji. Cevap veriyor, yorum yapıyor, hakaret ediyorlardı. Onlar için yaptıklarımdan bihaber suçlamaya yer arıyorlardı. Bakışlarını üzerimde hissediyordum. Bunca insan bana nasıl aynı anda düşman olmuştu? Ve onlara hiçbir şey yapmama rağmen. Belki de sorun buradaydı. Farklı olduğumu, güçlü olduğumu hissedebiliyorlardı.

Zamanla kinleri, nefrete, öfkeye dönüştü. Sözlerini duymazdan gelsem de hissedebiliyordum. En kötü savaş, psikolojiktir. Dedim ya her duyguya var da kine, öfkeye karşı bir şey yapamıyordum. Beni de esir ediyordu bu duygu.

Kimdi onlar tanrıça mı? İyilik yaptıkça kötülük görüyordum.

Bir gün biri ben ve ailem hakkında o kadar kötü bir şey söylemişti ki, o kadar küçümseyici. Daha fazla engel olamadım kendime. Ben neyse de sevdiklerime zarar gelmesini kaldıramıyordum. Ellerim, gözlerim yanıyordu. Sanki içimde bir ateş vardı.

Onlar benden biraz uzaktı ama ben duyabiliyordum hakkımda söylenenleri. Dayanamadım ve bir büyü yaptım. O büyü benim sonum oldu. O günden sonra içimdeki gücü öldürmeye ant içtim.

Ne mi yaptım peki? Öldürdüm.

Hem de genç yaşta insanların gözü önünde nefessiz kalarak can verdi. O beni görebiliyor ama diğerleri göremiyordu. Ölürken son gördüğü kişi, boğazında elim ve nefret dolu sözlerimle can verdi.

Olay bittiğinde kendime geldiğimde şoku atlatmam uzun sürdü. Ne yaptım ben diye sayıklıyordum.

Bu kadar sinirlenecek ne vardı ama işte ölen babam hakkında ağza alınmayacak sözler söylemişti.

Ölmesi mi gerekiyordu?

Hayatımda ilk defa öfkemi kontrol edememiştim. Hayatımda ilk defa böyle sonuçlarla karşılaşmıştım. Kötülerin tarafında olduğumu hissedebiliyordum…

Buse Malkoç

Yazan:

Buse Malkoç

Buse Malkoç , 22 Ekim 1998 tarihinde Tekirdağ Çorlu'da dünyaya gelmiştir. Lise eğitimini Çorlu Tekniki Meslek ve Anadolu Lisesinde Tekstil Teknolojileri Baskı Desinatörlüğü ve Desenciliği üzerine tamamlamıştır. Üniversite eğitimine Atatürk Üniversitesi Büro Yönetimi ve Yönetici Asistanlığı bölümünde devam eden Buse Malkoç, yazarlık hayatına liseden beri devam etmektedir. Çeşitli dergiler ve haber sitelerinde deneme ve köşe yazıları yayımlanmaktadır. Avare Dergide Genel Yayın Yönetmenliği yapmış, Düşünce Öykü Dergisinde Editörlük yapmıştır. Aynalar Ülkesinin kurucusu ve sahibidir.