Öykü

BİR AŞK VE PSİKOLOJİK CİNAYET

Yağmurun sessizleşmeye başladığı, güneşin tatlı gülümsemesini gökkuşağına kondurduğu bir öğlen vakti tanımaya başladım onu. Tanıyordum aslında ama sadece isimden ibaretti benim için. Sınıfımda bulunan herkes için gölgelere saklanmış, varlığından bihaber olduğumuz biriydi o. Tanıdıkça farkına varıyordum ela gözlerinin, al al kızaran yanaklarının, gülüşündeki dikensiz güllerin, bakışlarındaki kaçamak ve çaresiz seslenişlerin. Nasıl daha önceden tanıyamadım onu? Nasıl bu kadar körelmişti ruhum? Nasıl insanlığını kaybetmiş bir insan olmuştum o zamanlar? Şimdilerde kendime kızmakla geçiyor günlerim. Tam dört buçuk yıl olmuştu onu tanımaya başlayalı. İkimiz de aynı fakültedeydik o zamanlar. Ben rahat bir hayatın içindeydim. Dersleri umursamıyor, kendi halimde zamanın içinde bir oraya bir buraya sürükleniyordum. O ise derslerine sürekli çalışıyor, okulu uzatmadan bir an önce hayatını iplerini kendi ellerine almak istiyordu. Çok sonradan öğrendim. Onun ismini ilk kez ikinci sınıfın ortalarında görmüştüm yoklama kâğıdında. Kendince naif bir ismi olduğunu ilk o kez düşünmüştüm ama umursamamıştım. Hoş, umursasam ne olacaktı ki? O zamanlar hayatımda birisi vardı. Adı Selin’di. Güzeldi, bakımlıydı. Hayatımın aşkı olduğunu düşünürdüm; o naif isimli, gülüşünde dikensiz güller barındıran kızı tanıyana kadar. Selin ile bir yıldan biraz fazlaca süredir beraberdik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, sürekli farklı farklı şehirleri gezmeye giderdik. Aynı fakültede değildik ama sınıftaki bir arkadaşımın vasıtası ile tanışmıştım onunla. Çokça anıyı biriktirmiştik bu kısa zamanda. Beni seviyordu ve sevgisini belli etmek için bana sürekli hediyeler alıyordu. Sevmek hediyeler almaktan ibaret değildi tabi ki ama o bunları yapmayı tercih ediyordu. Ben onun beni sevdiği kadar onu sevmiyormuşum. Kendimi kandırdığımı o naif isimli kız öğretti bana. Hayatını hızlı yaşıyordu bana nazaran. Ben daha çok sükûn içinde bir hayat istiyordum ve bunun ilişkimizde bir gün sorun çıkartacağını bilerek, tek taraflı aşkımızın ömrünü kısaltıyorduk günden güne. Sulanması unutulmuş bir çiçek gibiymiş aşkımız. Öyle soluyormuşuz zaman akıp gittikçe. O naif isimli kızı, ismini öğrendikten tam bir hafta sonra görebildim ilk defa. İlk kez görüyormuşum gibi değildi. Her gün gördüğüm soluk yüzlerden biriydi belki de önceleri. Ama onu görünce kimsede görmediğim kadar canlı bir yüzü olduğunu düşündüm. İlk kez onu fark ediyor, ilk kez görüyordum son kez olduğunu bilemeden. Bilsem o pembe dudaklara, o al yanaklara, o yardım et diyen gözlere uzun uzun bakar ve asla onu bırakmazdım. Karşımdaydı ve sıradanlıktan çok uzaklaşmıştı. Kalbim hızlanıyor, yavaştan terlemeye başlıyordum onu seyrettikçe. Karşımda öyle güzel duruyordu ki, kelimelerim tutsak kalıyordu ela gözlerinin içinde. Selinle bir yıldan beri beraberdim ama ilk kez böyle bir duygu hissediyordum. Ama bunu hissettiren o naif isimli kızdı. Nasıl yapabilmişti bunu? Daha önceden belki fark etmeden onlarca kez karşılaşmıştık ama o an bir bakışı düğümlemişti kalbimi kalbine. Gözlerimin içine bakıyor, sanki yanıma gelmek istiyor gibiydi.  Ürkek bakışları vardı. Dokunsalar kanadı kırılacak, gökyüzünden yerlere düşecek bir kuş gibiydi. Aslında bir iki saniye göz göze gelmiştim onunla. Bana bu ufak saniyeler saliseler gibi gelmiş tutulmuştum onda. Bu yüzden fark edememiştim gözünün altındaki morlukları, pembe dudaklarındaki kabuk bağlamış yaraları. Keşke edebilseydim de gözyaşlarımla iyileştirebilseydim onu. Gözlerimiz birbirinden ayrılınca hızlı adımlarla uzaklaştı okuldan. Onu daha sonra hiç görmedim. Ertesi gün sınıfa gelir diye bekledim, gelmedi. Bir hafta boyunca gözlerim onu aradı ama yoktu ortalılarda. Sınıftaki diğer öğrencilerden öğrenme umuduyla bir grup kızın yanına gittim. O naif ismini zikrederek neden okula gelmediğini sordum. İsmini söylerken sesimin titrediğini hatırlıyorum. Karşımda duran kızların, ben sorumu sorduktan sonra yüz mimikleri garip bir hâl aldı. Aralarından gözlüklü ve dedikodu yapmayı seven birisi olduğu çok belli olan bir kız “neden merak ediyorsun ki?” dedi sinsi bakışlarını üstümde gezdirerek. Yanlış anlaşılmadan ve dedikodu malzemesi vermeden “Kâzım hoca sordu. Hazırladığı ödevde eksik mi ne varmış. Onu düzeltmesi için yanına çağırıyordu” diye bir yalan söyledim. Basit ve biraz araştırılsa çabucak ortaya çıkabilecek bir yalandı ama aklıma ilk geleni söylemiştim. Kızlardan gülüşme sesleri yükselmişti. Yan tarafımda biraz tombul olan kız “Tabi sormuştur. Onların ödev anlayışı bizden çok farklı” diyerek kahkaha atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordum ve gözlüklü olan kız söze “Ya niye öyle bakıyorsun, yoksa hiçbir şeyden haberin yok mu senin ya?” diyerek devam etti. Haberim yoktu hiçbir şeyden ve merakım giderek büyüyordu. Gözlüklü kız “ Bu kızın sen sessiz durduğuna bakma hiç canım. Derslerden geçmek için neler yapıyormuş neler. Kâzım hocanın dersinden geçmek için hocayla ilişki yaşıyormuş” diyerek kıkırdamaya devam etti karşımda. Beynimden şimşekler çaktı o an. Ölmek istedim, yok olmak istedim. Başım hafif dönmeye başladı. Kahkaha sesleri kafamın içinde bulanıklaşıyor gözlerim bir noktaya odaklanamıyordu. Sol yanımda dumanı tütmeye başlayan yangını tarif edemiyorum bile. Sanki kalbimin acısının kokusu geliyordu burnuma. Ellerimle yanımda duran sıradan destek alarak ve bozuntuya vermeyerek “ ne diyorsun sen? Doğru mu bunlar? Emin misiniz? Kim söyledi?” gibi sorular soruyordum. Az önce söylediğim yalan durumu iyice karışık ve o naif isimli kızın aleyhine getirmişti. Bu bir iftiraysa eğer o kızı istemeden daha zor duruma sokmuştum. Eğer doğruysa… Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum. Kızlar birkaç şey daha söylediler bu konuşmaların üstüne. En son yanlarından ayrılmadan gözlüklü olan kız “ Utancından gelemiyordur zavallı” diye ekledi. Tiksinmiştim hepsinden. Nasıl böyle iğrenç olabilirlerdi. Nasıl bunu yapabilirlerdi. Yüzlerine tükürmek, hakaret etmek istiyordum ama yapamazdım. Karşımdaki bir kadındı ve saygılı olmam gerekiyordu. Bende sessizce uzaklaştım o ortamdan. Okuldan hemen çıkıp gökyüzüne baktım. Ağlamak istiyordum bulutların arasından. Yağmur olup yağmak istiyordum iftira olmasını istediğim bu dedikoduların üstüne. Boğmak istiyordum her damlamda. Ama ne gerçeği biliyordum ne de elimden bir şey geliyordu. Sesim çıkmıyordu. Aslında hiçbir şeyin sesi çıkmıyordu kalbimden başka. Saat tik takları gibi atıyordu kalbim. Yorgun ve kırılmış bir melodisi vardı sanki. “Daha önce birçok kişi girmişti hayatıma ve diğer herkes gibi atabilirdim onu kendimden. Bunu başarabilirdim. Hem hayatımda zaten çok değer verdiğim birisi vardı. Zaten o naif isimli kızla hiçbir şey yaşamamıştım. En fazla ne olabilirdi ki?” diye düşünüyordum. Yanılıyordum. Bir iki saniye göz göze gelmemiz, Selin ile bir yıldan fazlaca olan ilişkimin binlerce katına denkti belki de. Onu unutabileceğime karar vermiştim. Onu düşünmeyecektim, sorgulamayacaktım, ismini duyduğumda oradan uzaklaşacaktım. Selin ile daha fazla zaman geçirip, o naif isimli kıza beslediğim duyguları Selin’e yöneltecektim. İnanıyordum kendime. Başaracaktım. Neredeyse…

Günler haftaları, haftalar ayları sürüklerken peşimden, ruhumda koca bir yırtıkla bu dünyanın sayılı nefesini tüketiyordum. Kafamın içinde soru işaretleri çalkalanıp duruyor, ruhum sanki bu önemsiz bedenden fırlayıp kaçmak istiyordu. İlaçlar kullanmıştım bir sürü. Sürekli kitap okuyor, sürekli kafamı meşgul tutacak işlerle uğraşıyordum. Ama çözümü bulamıyordum. İnancım gitmişti. Başaramamış ve bunun acizliği altında ezilmiştim. O yoktu. İçimdeki sesler arasında boğuluyordum. Bir ses unutacaksın umudunu anlatıyordu bana, diğeri ise o senin aşkın ve aşkının peşinden gitmelisin diyordu. Aşkım mıydı? Nasıl aşkım olacaktı ki? Sadece bir bakışla mı? Bir derin bakış yüreğimde şehirler kurup şehirler yıkmıştı. Bakışlarındaki çaresizliğe mi tutulmuştum yoksa çaresizliğim bakışlarında çare mi bulmuştu? Bilmiyordum. Kâzım hocayı çok nadir görmeye başlamıştım o olanlardan sonra. Onun nasıl bir insan olduğunu bildiğim için böyle taraklarda bezi olmadığını ve dedikoduların asılsız olduğunun farkındaydım. Ama cesaretimi toplayıp da yanına gidememiştim. İçimdeki o pis, o çaresiz düşüncelerin ruhumu tesir etmesini istemiyordum. Keşke o mertliği gösterebilseydim. Bugün her şey farklı olurdu. Korkaklığı seçmiş ve yüreğimdeki yetim mahzenlere gömmüştüm o naif isimli kızı. Bakıyorum da aradan tam dört buçuk yıl geçmiş o mahzenin varlığını bile unutalı. Hatırlamamı Kâzım hoca sağladı mezuniyetimden tam iki gün önce. Okulum uzamış ve beni deliler gibi seven Selin, okulunu bitirip çoktan başka biriyle nişanlanmıştı. Bir çift söz söylemeden ayrılmıştı benden. Haklıydı çünkü artık onu yüreğime sığdıramıyordum. Fazlalık geliyordu. Yanına gitmiyor, gittiğimde bana sarıldığında aramıza buz dağları koyuyordum. O da bir süre sabretti ve uçup gitti bendeki yuvasından. Mezuniyetimden önce Kâzım hoca beni yanına çağırmıştı. Çok şaşırmıştım çünkü ders dışında hiçbir sohbetimiz yoktu. Hatta derslerde göz teması bile kurmaya ürker gibi duruyordu. Yanına gittiğimde elimi sıcak bir muhabbetle sıktı. Yüzünde buruk tebessüm vardı. Düşünceli konuşuyor, asıl söylemek istediği konuya gelene kadar havadan sudan laflarını iyice uzatıyordu. Bende farkında değilmiş gibi ona katılıyordum. Sonra birden durdu, gözlerimin içine bakarak:

“seni buraya çağırmamın nedenini çok merak ediyorsun farkındayım. Aslında emin değildim çağırırken. Birkaç yıl önce bana fenalık ettiler. Duymuşsundur bunu. Bir kız öğrencimiz vardı. Altından bir yüreği vardı. Evet, yakındık onunla ama bu yakınlığımız abi ile kardeş, baba ile evlat samimiliğindeydi. Bana sırlarını anlatırdı buraya gelip. Bir nevi sırdaş gibiydik. O kız…  O kız seni çok seviyordu. Gerçekten… Bize iftira attılar. Engel olamadım buna. Hadi ben umursamam ama o kız… Kaldıramadı bunu. Kuş kadar naif bir kalbi vardı. Şaşkınlığını anlıyorum. Akıbetini de merak ediyorsundur. Bu iftira ortalıkta kol gezmeye başladıktan birkaç hafta sonra… Astı kendini. Ve onu o ipe götüren ise hepimizdik. Benim bu konuya bir çözüm getirememem, insanların nefret dolu ağızları ve sen… Senin ortaya attığın bir yalan.”

Karşımda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu koskoca profesör. Ben sağlam durmaya çalışıyordum. Ama yüreğimde onu hapsettiğim tüm zincirlerler kırılıyor ve boğazımda düğümleniyordu. Nefesim hızlanmış, ellerim titremeye başlamıştı. O söylediğim yalan şimdi göğsümü yara yara kalbime iniyordu. Nasıl bir acıydı bu? Sanki gökyüzü kararmaya başlamıştı içimde. Ay bana tiksinerek bakıyor. Yıldızlar küfür yağmuruna tutuyorlardı beni. Bende kendime lanet ediyordum. O gün benim iç dünyama bir mühür vurulmuştu artık. Nereye gidersem gideyim peşimde debelenen ayak izlerimde bir cinayetin izini götürecektim. Kazım hoca ayağa kalkarak, güneşin kızgın ışığını bana bir kırbaç gibi vuran pencerenin yanındaki masadan bir zarf alıp; bana uzattı. “Oku” dedi sadece nemli gözlerle. Zarftan kâğıt parçası çıkmış ve bana bakan yüzünde kocaman harflerle ismim yazıyordu. İçimde büyüyen acı bir merakla kâğıdın içindekileri sessizce okumaya başladım:

“Seni uzun zamandır izliyorum sevgilim. Sana sevgilim diyorum ama kızmazsın umuyorum ki. Sana çok şey söylemek istiyorum ama ne buna imkânım ne de zamanım kaldı. Senin le çokça defa göz göze geldik. Hepsinde sana anlatmaya çalıştım bakışlarımla. Ama kısa tuttun bakışlarını. Hep yarım kaldı sözlerim. Ama o son gün öyle bir tutuldu ki gözlerimiz, her şeyi anlattım sana. Beni benden iyi biliyorsun artık. Fark ettim ben onu. Birkaç saniye bana saatler gibi geldi. O an dünyanın en güzel bahçelerinde, en güzel çiçekleri görmüş kadar mesut oldum. Seni seviyorum sevgilim. Senin beni sevmen önemli değil benim için. Birkaç saniye gözlerini hediye ettin bana, bu yeterli benim için. İftira attılar umarım inanmamışsındır hiç birine. Hiç biri gerçek değil. Sadece bilmeni istiyorum. Beni daha hiç göremeyeceksin. Sevgim sensiz bir mezarı süsleyecek. Çünkü dayanacak gücüm kalmadı. Çevremdeki insanlar bana namussuz bir insanmışım gözüyle bakıyorlar. Haber tüm şehre yayılmış. Kâzım hocanın ismi de benim iffetimde milletin ağzında sakız olmuş. Duyduğuma göre sende buna imkân tanımışsın. Sana kızmıyorum çünkü seni tanıyorum. O birkaç saniyeden sonra beni merak edip birilerine soracağın ve bunu bir yalanla yapacağını biliyordum. Sana kızmıyorum çünkü seni seviyorum. Ailem, muhafazakâr bir ailedir. Neden ki? Neden böyleler ki? İftira olduğunu defalarca anlattım, defalarca vurdular yüzüme. Tükürdüler, küfür ettiler. Namussuzmuşum annemin gözünde. Menfaatim uğruna herkesin koynuna girebilirmişim. Evden çıkarmadılar günlerce. Yüzme bakmadılar. Her gün bir abim, bir babam, bir annem sırayla gelip bir tokat salladılar. Bedenime değildi sadece bu. Ruhuma gelen tokatlar asıl acıttı canımı. Bu yüzden artık dayanacak gücüm kalmadı. Umarım bana kızmasın. Ve umarım unutmazsın. SENİ SEVİYORUM”

Bir psikolojik cinayetin suç ortağı olmuştum. Onun bedeni benim ise ruhum gömülmüştü onunla beraber mezara. Yüreğimden gelen bir fısıltı şöyle demişti:  “Ben de seni seviyorum naif isimli kız…”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!