Öykü

AŞKIN KAF DAĞI

 

“Saatin kaç olduğunun pekte önemi yoktur buralarda. Hayat zulme karşı bir direniş gösteriyordu. Elimizden bir şey gelmeyen bir yığın insandık sadece. Gülmeyi unutup, ağlamaya yüz tutmuş binlerce insan. Ben de o zulümle yüzleşen onlarcasından biriyim. Şair yürekli bir subaydım. Ta ki hayatın kamçısını yiyene kadar. Hayat bize savaşın en yoğun döneminde bir darbe indirdi. Bu darbe bizi toplama kamplarına kadar sürükledi. Kim olduğun, mesleğin hiç önemli değildi. Yaşadığın memleket yanlışsa hayatın dönüm noktasındasın demektir.

Ve benimde dönüm noktam bu kampa geldikten sonra başladı. İnsanlar burada hem açlıkla hem de yapılan işkencelerle baş etmeye çalışıyordu. Öyle işkenceler yapılıyordu ki insanın kanı donarcasına. Bense bu zulmü içimde yaşamak yerine kâğıda dökmeye çalışıyordum.  Çünkü artık içimdeki sıkıntılar bir zindanda tek başına mahkûmluk kadar ağır geliyordu. Bir lokma ekmek için birbirlerini öldüren insanlar, kaçmaya çalışırken vurulanlar ve doğduğu yerde ölen birlerce masum bebek…

Söyler misin şimdi? İnsanın yüreği buna ne kadar dayanabilirdi. Ben de dayanamıyordum. Başımı yastığa koyduğum zaman( yastık dediysem de sanki bir odun parçasında yatıyorduk.) Yapılan eziyetler ve ölümler gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu.  Yattığım yerden kalkıp kafamı duvarlara vurmaya ve ağlamaya başlıyordum.  Kim dayanabilirdi ki bu kadarına? İşte ben de dayanamıyordum. Yine bir gün kampta eziyetlere maruz kalan bizler apar topar trenlere bindirilmeye başladık.  Trenlere bindirilirken binlerce insan ezilerek can verdi. Yolculuğumuz başlamıştı. Yolculuk bile demek ağır geliyordu bana. Bindiğimiz tren sanki ölüm treniydi. Kimseye yemek verilmiyor açlık insanın beynini kemiriyordu. Nasıl bir eziyetti bilinmez ama bildiğim bir şey vardı artık benimde takatimin kalmayışıydı. Vagonlar günden güne artan cesetlerle ve pis kokularla dolmaya başlamıştı. Bazen bir yerlerde durulup ölüler atılıyordu bazen de kampta yarım kalan işkencelere devam ediyorlardı.

Aslında benim gerçek öykümde bu trene bindikten sonra başlamıştı. Ben acının ciğerlerime sinmesinden aşkın nasıl bir şey olduğunu bilemeyen bir adamımdır. Elleri nasır bağlayan, dizlerinde dermanı olmayan ve hayal kurmanın bile zorluğunu yaşayan Azeri bir gençtim. Hayat bizi bu yerlere kadar getirmiştir. Ben de tahmin etmezdim başıma bunların geleceğini. Bir gün gözlerimi açtığımda yaşadığım toprakların elimizden gitmeye başladığını gördüm. Bir asker olarak ise vatanımı en iyi şekil de korumaya çalıştım. Bu sefer ise olmamıştı. Binlerce insan gibi ben de kendimi yalnızlığın ortasında buluverdim.  Ve kader beni bu trene kadar sürükledi. Evet, o kadar işkenceden sonra hala yüreğim ve kalemim yazıyordu.

Asıl hikâyemi anlatma zamanı gelip çalmıştı kapımı bense buyur ettim, gelip oturdu gözlerine vurulduğum güzel gibi yüreğime.

Yine vagonun en uç noktasına oturup insanları izliyordum. Keşke yaşanmasın dediğim birçok sahne geçiyordu gözlerimin önünden.  O kadar çok acı çeken insan vardı ki kendi acımı unutuyordum. Bebeklerin ağlamaları yüreğimi titretiyordu. Herkes açlık, çaresizlik yüzünden birer birer terk ediyordu yaşanılası zor dünyayı. Bense bir türlü gidememiştim. Bunun solgunluğu beyin damarlarıma kadar oturmuştu. Trenin yavaşlaması ile bütün dengeler bozuluvermişti bir anda. Bu yavaşlama kendini duraklamaya bırakmıştı. Durduğumuz yerde birçok insan alıyorduk trene. Yaşlısı, genci, çoluğu çocuğu hiç fark etmiyordu. Bu eziyetin ise sonu gelmiyordu sanki. Vagonun kapağı açıldı. İçeriye bir yığın insan daha bindirmeye çalışıyorlardı. Tam o arada gözüme bir kadın takıldı. Oturduğum yerden kalktım ve vagona binmesi için ona yardım ettim. Teşekkür edercesine kafasını salladı ve benim gibi vagonun en uç noktasına kendini gizlercesine oturdu. Ben de yerime geçtim ve kafamı eğdim bir daha kaldırdığımda ise onunla göz göze gelmiştik. Bana hafif bir tebessüm gönderdi çünkü kimsenin gülmeye mecali yoktu. Askerlerin sesleri ise beni kendime getirdi. Vagona binen insanları iteleyip kakalıyorlar ve küfürler yağdırıyorlardı.  Dünyanın bu zulmüne ettiğim isyanı kendim bile bilmek istemiyordum. Herkes tren hareket etmeden bir yere oturmalıydı. Tren hareket etmeye başladıktan sonra kadına daha uzun ve keskin bakışlarla bakmaya başladım. Onu öyle süzüyordum ki yüzündeki hatları beynime bir tablo gibi çizmiştim. Arada bir göz göze geliyorduk sanki. O anda gözlerimi kaçırıyordum ondan. Yaşadığım duygunun ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Ben ne kadar çözemesem de, aşk gelip konmuştu gönül pencereme. Artık ne açlık ne de acı duyuyordum. Bu halim beni günden güne daha güçsüz hale getiriyordu. Kalem kaldıracak halim kalmamıştı. Yazmayı bırakıp düşüncelerimden beynimde bir defter oluşturmaya karar vermiştim. Ben bunları düşünürken her gün binlerce kişinin cesedi atılıyordu vagonlardan yine binlerce kişi biniyordu. Sanki sonu olmayan bir yolculuktaydık. Neredeyiz ya da sonumuz ne olacak bilemiyorduk. Sadece yolculuğun hayal kurmaktan aciz yolcuları olarak devam ediyorduk hayata. Hayat acılarıyla devam ederken benim kalbim ise acının kalbime uğramayan noktasında aşk çemberini kurmuştu.

Bütün günüm onu izlemekle geçiyordu artık. Gidip konuşmak istiyordum ama cesaretim yoktu ve nasıl olacak bilmiyordum. Ne der nasıl bir tepki verir hissedemiyordum bu kadar acının içinde. Ama şunu fark ettim o da bana uzun uzun bakıyordu. Bazen göz göze geliyorduk ve uzun uzun bakıyorduk birbirimize. O ela gözleri bir ok gibi gelip saplanıyordu gözlüme.

Yine bir gün uyandım ve o günden sonra gözlerimi hiç kapamadım geceye.  Günlerce hatta aylarca gözlerinin içine baktığım o kadın bana artık bakmıyordu. Açlık onunda ciğerlerine işlemişti bir toz bulutu gibi ve gücü tükenmişti. O anda sadece birkaç damla gözyaşı dökülmüştü gözlerini çizdiğim gözlerimden. Başka bir çare gelmiyordu elimden. İşte o anda tren tekrardan durdu. Askerler vagonlardaki cesetleri indiriyorlardı. Gözlerinin içine son kez baktığım o kadına gelmişti ayrılık sırası. Dayanamayıp kalktım oturduğum yerden, ilk ve son kez sarıldım yüreğime aşkı yaşatan o kadına. Askerler iteleye kakalaya beni kaldırdılar kadının üzerinden. Tam o arada elinden yere bir kâğıt düştü. Sessizce yerden alıp, yerime oturdum. Buruşmuş kâğıdı okumaya başladım.

“Adını bilmiyorum, öğrenmek isterdim. Tabi sen de benim adımı merak ediyorsundur. Benim adınım Elpis. Bu vagona bindiğim ilk gün bana nasıl baktığını gördüm tabi bundan sonra ki günlerde de… Sen bana öyle baktıkça kalbimde kıvılcımlar oluyordu. Bu kadar acıyı sadece bakışların dindiriyordu.  Sana binlerce kez elimi uzatmak istedim olmadı, olamazdı.  Bu kadar acı yeterdi ikimizin de yüreğine gerisi çok ağır gelirdi, taşıyamazdık. Ya da ben taşımaktan korkuyordum. Sonumuzun ne olduğu bilemezken üçüncü bir sonu beklemek daha ağır bir imtihan olurdu. Evet, bunları okur musun? Bilemiyorum yine de yazıyorum. Nefesimin bendeki vadesi dolmuştu. Sana elveda demesi o kadar zor geliyordu. Vedalar bizlere göre değildir. Elbet bir gün geleceksin yanıma sabırsızlıkla bekliyorum.”

Bunları okuduğumda gözyaşlarımı tutamadım. Bir an önce kavuşmak istiyordum ona ama olmuyordu bu bir türlü. Hayat bana acımasız davranıyordu. Bana yazılan o mektup hep kalbimin üzerinde duruyordu.  Bu arada hastalığım biraz daha ilerliyordu, öksürüklerim daha da artmıştı. Her öksürdüğümde kan geliyordu ağzımdan ve ağrılarım olmaya başlamıştı. Nasıl dayanılmaz oluyorlardı. Bazen kafamı vagonun tahtalarına vuruyordum acıdan. Onun ölümünden sonra gözlerimi asla kapatmamıştım. Gözlerimi kapattığımda ise Elpis’in gözleri gözlerimle buluşuyordu. Artık çok zor nefes alıyordum benim de bu acımazsız dünyadan göçme ve bu vagondan inme vaktim gelmişti. Son bir gez kalemi elime aldım ve onun için bir şeyler yazmaya çalıştım.

“Gecenin göz kapaklarıma değdiği anda.

Gözlerin gözlerimle buluştu.

Nefesin adının geçtiği noktalarda pusu kurdu.

Ve sen;

Bir sonsuzluk masalı gibi,

Her durakta gelip bir kez daha oturdun yanıma.

Ve ben;

Mutsuzum senden sonra”

Her hikâyenin de bir sonu vardı. Onların dünyalık aşkı gibi. Asker kalemi elinden düşürdü. Çünkü artık o güzel gözlere kavuşma vakti gelmişti.”

Annem bu hikâyeyi her anlattığında gözlerim doluyordu. Bu aşkında Kaf Dağında son bulacağına hep inanırdım. Hikâyenin nerden geldiğini ise merak edenlere dedem o büyük aşkın en büyük şahidiymiş. Askerin yazdığı o defteri bulup hikâyelerini dillere destan sürdürmüş senelerce.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!