Öykü

Antik Cadde

Gece sessiz bir edayla çöküyordu Antik Cadde’ye. Arabalar farlarını kapatmış, insanlar ya evlerindelerdi ya da eski kahvede oturuyorlardı. Sokak lambalarının güven veren loş ışıkları altında yürüyen muhtemelen çoğu yeni evli ya da henüz sevgili olmuş birkaç çift ve sevdiği kıza açılmaya çalışan delikanlılar vardı. Herkes telaşını bir köşeye bırakmış düşünüyordu bir yandan; hayatlarını, geleceklerini, umut ettikleri şeyleri hatta belki geçmişlerini bile. Zaten bu cadde eski zamanlardan beri düşüncelerin uğrak yeriymiş, derdi olan buraya gelir düşünürmüş, canı sıkılan burada huzur bulurmuş. Cadde’ye de muhtemelen bu yüzden Antik Cadde diyorlardı.  

 

Ben de o huzuru arayan birkaç kişiden biriydim. Adını duyduğum zaman inanmadım böyle bir yerin varlığına çünkü hiçbir yer veya kişi bir anda insana huzur veremez diye düşünüyordum ama buraya geldiğimde durumun çok daha farklı olduğunu anlamıştım. Yolumu bulmak zor değildi sonuçta küçük ve samimi bir sahil kasabasında bulunan kısa, başı ve sonu birbirine çok yakın bir cadde üstündeydim. Oteldeki odam, denizi geniş bir açıyla görebilecek bir yerdeydi bu yüzden geceleri fenerleri ve denizi izlerken rahatlıkla görebiliyordum. Huzur’u bulmak için kendime ayırdığım süre yaklaşık on veya on beş gün gibi uzun bir süreydi. Bu süre hayatımın hiçbir alanında yetmemişti, acaba bu sefer yetecek miydi? Bu ufak kasabayı bu sürede sevip kendimi rahatlatabilecek miydim? Görecektik, hep beraber beklediğimiz maceraya başlamak üzereydik.  

 

Size kim olduğumu anlatmayı unutmuşum kasabanın güzelliğini düşünürken. Adım İrem’di, anlamını bu kasabaya gelene kadar bilmiyorum desem bana inanır mıydınız? Bence inanmazdınız, nasıl bilmezsin diye serzenişte bile bulunan tanıdıklarım vardı… Adım cennet bahçesi anlamına geliyormuş ben de buradaki bir amcayla konuşurken öğrenmiştim. Adın ne kadar güzel dediklerinde artık yüzlerine boş boş bakmayacaktım insanların. Yaşadığım yerse buraya kilometrelerce uzaktaydı, İstanbul’un güzide semtlerinden birinde yaşıyordum oysaki geldiğim yer buraya oldukça uzaktı. Nerede olduğunu sizlere söyleyemem çünkü sırrı bozulur diye korkuyorum. Burada başkalarını gördükçe üzülüyordum zaten, kalabalık neden olsun ki? Herkes aynı huzuru mu paylaşmak zorunda?  

 

Buraya geleli dört gün oluyordu bütün bu hengâme sonrası fark ettiğim bir detay vardı: bulunduğum yeri bir daha bulamayacağımı öğrendiğim. Biriyle tanıştım burada adı Elif’miş. Bu kez anlamını bildiğim bir isme denk gelmem hoşuma gitmişti ve aklımdan bu başlangıç da benim için güzel olur diyordum ve öyle olmasını umuyordum. İlk günlerim biraz zordu fakat artık alışmıştım. Buradaki süremin sınırlı olması beni korkutmaya başlamıştı, aklımdan kaçabildiğim bir yerde olmak huzur vermeye yeni başlamışken buradan gitmek üzecekti. Yine aynı monoton hayat, yine aynı yüzler, yine… yine… hep aynı yine’ler ne kadar sinir bozucu değil mi?  

 

Geldim geleli denize girmemiştim, ya da meyhanede oturup bir iki kadeh şarap da içmemiştim. Halbuki herkes oradaydı, gülüyorlardı ve zevkli duruyordu. Denemeliydim ve deneyecektim. Bu gece gidecektim, ben de içecektim, ne kadar üzücü ki daha önce hiç içmemiştim, ya başıma bir şey gelirse? O zaman kim kurtarırdı ki beni? Burada da bir kurtarıcı olur muydu acaba? Gece olmuştu ve gitme zamanıydı. Meyhaneye girdim, masamı seçip oturdum. Bir şişe şarap istedim, öküzgözü diyorlarmış adına. Rengi kan kırmızı gibiydi, kopkoyu bir kırmızı ve sert bir koku yayılmıştı masaya. Yanında gelen çerezlerse tuzlu gibiydi ama güzeldi. Şarap beklediğim gibi değildi ama aklımın kargaşasına iyi gelmişti. Başımın döndüğünü hissettim, artık kalkmalıydım. Otele gittiğimde midem bulanıyordu, odama gelinceyse kusmaya başlamıştım. Bir daha içmemeliydim, aklımın karışması da umurumda değildi.  

 

O günden sonraki iki gün odadan çıkamadım. Başım çok kötüydü ve geriye sadece üç günüm kalmıştı. Hani on günün vardı sorusunu soracaksınız, biliyorum. Rezervasyon sürem daha azmış, tarihleri yanlış not almışım. Bilseydim keşke… İki gündür odadaydım zaten canım da oldukça sıkılmıştı. Bir iki satır yazmaya çalıştım ama odaklanamadım. Her yanım sızlıyordu. Çok yorgundum, ayaklarımı hissetmeyecek kadar yorgundum. Neden daha önce içmediğimi şimdi daha iyi anlamıştım. Çünkü içince kendimi unutuyordum. Nasıl ayakta kalacağımı, yaşayacağımı belki de nefes alacağımı… Bu iki günü de devirince son kez sahilde yürüdüm ama denize yine giremedim. Onun nedenini bilmiyordum. Belki de yüzme bilmiyorumdur ya da sudan korkuyorumdur, bilemedim. Yürüdüm, uzunca bir süre yürüdüm. Kulağımda kulaklık ve açtığım sakin bir şarkı bana eşlik ediyordu. Kulaklıkla dış dünyadan kopuyordum, şarkıyla huzur bulmaya çalışıyordum. Başarıyor muyum onu bilmiyordum. Bilemediğim şeyler ne çokmuş meğer. Bu zamana kadar bunu da bilmiyormuşum, bunu öğrenmem dahil birçok şeye vesile oldu buraya gelmem. 

 

Artık gitme zamanı gelmişti ve buraya oldukça alışmıştım. İnsanlardan uzak kalmak mutlu ediyordu. Aradığım Huzur’a ulaşmış değildim, içimde böyle bir his vardı. Tanıştığım insanlara veda ediyordum. Hepsi çok cana yakındı ve sevecendi. Sahile son kez baktım, denize giremeden gitmenin içimde bıraktığı ukdeyle ayrılıyordum buradan. Antik Cadde’ye son kez baktım, son kez izledim. Gündüz hayat ne kadar durgunmuş burada halbuki geceleri böyle miydi? Daha fazla konuşursam buradan ayrılmam imkansızlaşacaktı o yüzden susuyorum daha fazla konuşmayacağım. Son dakikalarımdı biliyordum. Uyanmamalıydım, bu güzel kasabadan ayrılmamalıydım…  

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!